AKLÎ SELÎM

Mehmet Selim POLAT

İki Tür Küfür ve Şirk Vardır

      Derler ki: Zulüm ve fısk iki türlü olduğu gibi, küfür de iki türlüdür:

Bunların birisi insanı dinden çıkartır diğeri dinden çıkartmaz.

Aynı şekilde şirk de iki türlüdür. Birisi şirk olup dinden çıkartır, diğeri ise amelde şirk olup dinden çıkartmaz. Bu ise riyakârlıktır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ederse, salih bir amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf, 110)

Bununla salih amellerde riyakârlık kastedilmektedir. Peygamber (s.a.v):

“Uğursuz saymak şirktir”  (Ebû Dâvûd, Tıb, 24; Tirmizî, Siyer, 46;İbn Mâce, Tıb, 43; Müsned, 1, 389, 438, 440) buyurmuştur.

Muhammed b. Nasr der ki:

İşte bu iki görüş genel olarak Ahmed b. Hanbel’in görüşleri arasında hadisçilerden olup, ona muvafakat edenlerin de görüşleri olarak nakledilmektedir.

Salenci İsmail b. Said, Ahmed b. Hanbel’e kendi arzusuyla kebairi işleyen ve bunlar üzerinde ısrar eden, ancak namazı, zekâtı ve orucu da terketmeyen bir kimse günah üzerinde ısrar edenlerden olur mu? diye sorulmuş, o da:

Evet o ısrar eden bir kimsedir, cevabını vermiştir. Bu, Hz. Peygamberin:

“Zani, zina edince mü’min olarak zina etmez.” (Buhârî, Mezâlim, 30, Eşribe, 1, Hudûd, 1;Müslim, İman, 100; Nesâî, Sârik, 1, Eşribe, 42) buyruğunda dile getirilen durumu andırmaktadır, imandan çıkar ve İslâm’a düşer. Ayrıca:

“İçki içtiği zaman mü’min olarak içki içmez. Hırsızlık yaptığı zaman mü’min olarak hırsızlık yapmaz” (Buhârî, Mezâlim, 30, Eşribe, 1, Hudûd, 1;Müslim, îman, 100; Nesâî, Sârik, 1, Eşribe, 42) sözünde dile getirilen durum da bu türdendir.

Ayrıca İbn Abbas’ın Yüce Allah’ın:

“Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmesze, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” buyruğu hakkında yaptığı açıklama türünde dile getirdiği durumu andırmaktadır. Ben ona:

Bu küfrün mahiyeti nedir? diye sordum. Şöyle dedi:

Bu insanı dinden çıkartmayan bir küfürdür. Nitekim imanın bir kısmı diğer bir kısmından daha aşağıda olduğu gibi,küfür de böyledir. Nihayet öyle bir noktaya gelir ki, artık onun bu durumu hakkında ihtilaf söz konusu değildir.

İbn Ebi Şeybe der ki:

“Zani zina edince mü’min olarak zina etmez sözü, o sırada imanı kamil olmaz demektir, imanından bir şeyler eksilir.”

Yine der ki:

Ve ben Ahmed b. Hanbel’e “İslâm ve İman” hakkında soru sordum. Şöyle dedi:

“İman söz ve ameldir, İslâm da ikrardır.”

(Muhammed b. Nasr) Dedi ki:

Ebu Hayseme de bu görüştedir. İbn Ebî Şeybe de der ki:

“İmanla birleşmedikçe İslâm olmaz, İslâm olmadıkça da iman olmaz.”

Ben derim ki:

Birinin müsemması ötekinin müsemması olmamakla birlikte, bunların biribirlerinden ayrılmaz oldukları konusunda geniş açıklamalar daha önce geçmiştir.

Birden çok kişi ehl-i sünnet ve ehl-i hadisin, imanın söz ve amel olduğu üzerinde icma ettiklerini nakletmektedir.

Ebû Ömer b. AbdülBerr de der ki:

Fıkıh ve hadis alimleri imanın söz ve amel olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Niyetle olmadıkça da amel olmaz, iman bunlara göre itaatla artar, isyan ile eksilir. Onlara göre bütün itaatler imandır. Ancak Ebu Hanife ve arkadaşlarından nakledildiğine göre onlar itaate “İman” adı verilemeyeceği kanaatindedirler ve şöyle derler:

“İman, tasdik ve ikrardır.”

Onlardan kimisi ise buna marifeti eklemiş, daha sonra da onların bu konuda ileri sürdükleri delili zikreder.

Nihayet (Muhammed b. Nasr) der ki:

Hicaz, Mısır, Irak ve Şam’da Rey ehli ile Asar ehli olan diğer fukaha -ki, aralarında Malik b. Enes, Leys b. Sa’d, Süfyan Sevrî, Evzaî, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İshak b. Raheveyh, Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm, Dâvûd b. Ali, Taberî ve onların yollarını izleyenler de vardır- derler ki:

“İman, söz ve ameldir. Dil ile söylenen bir sözdür ki, bu da ikrardır. Bir de kalb ile itikad, organlarla amel ve ayrıca samimi niyet ile ihlastır.”

Derler ki:

İster farz, ister nafile olsun, kendisiyle Yüce Allah’a itaat edilen her şey imandandır ve iman itaatlerle artar, masiyetlerle eksilir. Bunlara göre günahkar kimseler günahları sebebiyle imanları tam olmayan mü’min kimselerdir. Bunların imanlarının eksik olmaları büyük günahları işlemeleri dolayısıyladır. Peygamber (s.a.v) ‘in:

“Zina, zina ettiği zaman mü’min olarak zina etmez…” hadisine bakmaz mısınız?

Burada maksat, imanı tam olan kimsedir. Yoksa bu işleri işleyen bir kimseden imanın tümünü nefyetmeyi kastetmiş değildir. Bunun delili ise zina edenin, hırsızlık yapanın, şarap içenin, kıbleye dönerek namaz kılmaları ve İslâm’ın davetine bağlanıp onu din kabul etmeleri halinde bu durumlarda olmayan mü’min akrabalarına mirasçılıklarının icma ile kabul edilmesi buna delildir. Bunları dedikten sonra buna ilişkin delillerini de ortaya koyar ve daha sonra şöyle der:

İmam Malik’in arkadaşlarının çoğunluğu, imanla İslâm’ın aynı şey olduğu kanaatindedirler.

(Muhammed b. Nasr) Der ki:

Mutezilenin görüşü ise şöyledir:

Onlara göre iman bütün itaatlerin toplamıdır, itaatlerde herhangi bir kusuru olan bir kimse, mü’min veya kâfir değil fâsıktır. Bunlar el-Menzile Beyne’l-Menzileteyn görüşünün sahipleri ve Mutezile oldukları muhakkak olan kimselerdir…

Nihayet şöyle der:

“İman artıp eksildiğine göre, itaatlerle artar, masiyetlerle eksilir.” Hadis ehlinin bir grubu bu görüştedir. Değişik bölgelerdeki fetva vermeye ehil fukahanın bir kısmı da bu görüştedir.

İbnü’l-Kasım’ın imam Malik’ten rivayetine göre o imanın arttığını söylemekle birlikte, eksildiği hususunda kanaat belirtmemiştir. Ondan Abdürrezzak Ma’d b. İsa ve İbn Nafi, imanın artıp eksildiğini rivayet etmektedirler. Buna göre hadis ehlinden cemaatin tümü bu görüşte demektir. Allah’a hamdolsun.

Daha sonra Mürcienin ve sonra da ehli sünnetin hüccetlerini kaydetti ve zina, hırsızlık ve buna benzer hususlarda masiyet sahipleri için öngörülen hadlerle ilgili olarak Haricîlerin tekfirde bulunmaları görüşlerini reddetmektedir. Ayrıca aralarında mirasın gerçekleşmesini de Haricîlerin bu konudaki görüşlerini reddetmek için delil gösterir.

Yine Ubâde b. Samit’in rivayet ettiği şu hadis de gösterdikleri deliller arasındadır:

“Her kim bunlardan (haddi gerektirici günahlardan) bir şey işlerde dünya hayatında onun karşılığında cezalandırılma, bu onun için bir keffarettir.”(Buhârî, İman, 11, Ahkam, 49, Hudûd, 8; Müslim, Hudûd, 41; Tirmizî, Hudûd, 16; İbn Mâce, Hudûd, 33; Nesâî, Bey’at, 9,17)

Ayrıca der ki:

“İman üst üste birtakım mertebeler halindedir, imanı eksik olan bir kimse, imanı kamil olan kimse gibi değildir. “

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah adı anıldığında kalpleri titrer.” (Enfal, 2)

Yani onlar gerçekten mü’min iseler, durumları böyle olur. işte bundan dolayı:

“İşte onlar gerçek mü’minlerdir” (Enfal, 4) buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v) Efendimizin sözü de böyledir:

“Mü’min, insanların kendisinden yana emin oldukları kimsedir. Müslüman da müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsedir.” (Hadisin “Mü’min…” bölümü, Tirmizî, İman, 12; Nesâî, İman, 8′de; “Müslüman….” bölümü, Buhârî, İman, 5; Müslim, İman, 64-66′da)

Yani gerçek mü’min ve müslüman böyledir, işte Hz. Peygamberin:

“İman bakımından mü’minlerin en kamil olanları…” (Ebû Dâvûd, Sünne, 14; Tirmizî, Rada, 11,İman, 6) buyruğu da bu türdendir.

Bilindiği gibi böyle bir imanın daha kamil olabilmesi, ondan daha eksiği söz konusu olmadıkça, düşünülemez.

Hz. Peygamberin:

“İman kulplarının en sağlam olanı Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir” (Azizi, Şerhu’l-Câmii’s-Sagir, II, 74)

“Emaneti olmayan kimsenin imanı da yoktur” (Müsned, 111,-135,154,210, 251)(218) buyruğu imanın bir kısmının diğer bir kısmından daha sağlam ve daha kamil olduğunu göstermektedir. Ayrıca Tirmizî ve başkalarının rivayet ettiği:

“Allah için seven ve Allah için buğzeden…” (Tirmizî, Kıyamet, 60; Ebû Dâvûd, Sünne,15; Müsned, III, 430, 439, 440) şeklindeki hasid-i şerifi de zikreder.

Ebû Arar Talemenkî de aynı şekilde ehl-i sünnetin: “imanın söz, amel, niyet ve sünnet-i seniyyeye göre hareket etmek” olduğu üzerinde icma ettiklerinden sözetmektedir.

Ebu Talib el-Mekkî der ki:

İslâm’ın temel esasları beştir. Yani iki kelime-i şehadet, beş vakit namaz, zekât, Ramazan ayının orucu ve hactır,

İmanın rükünleri ise yedidir:

Yani Cebrail hadisinde sözü geçen beş esas ile kadere iman ve cennet ile cehenneme imanı kastetmektedir. Bunların her ikisi de Hz. Cebrail hadisinde -Yüce Allah’ın izniyle zikredeceğimiz gibi- rivayet edilmiştir.

(Muhammed b. Nasr) der ki:

Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarına iman etmek, Allah’ın kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek, meleklere ve şeytanlara iman etmek…

Allahu a’lem, bunlar arasında fark ve ayrı olduklarına imanı kestetmektedir. Çünkü insanlardan kimisi bunları tekbir cins olarak kabul etmekte, fakat amellerin farklı olması sebebiyle biribirlerinden ayrı olduklarını zannetmektedir. Bu konuda onları (yani meleklerle şeytanları) insanların iyi ve kötülerinin de biribirlerinden ayrı olmalarına benzediğini kabul etmektedir. Cennetle cehenneme iman etmek ise onların Hz. Adem’den önce de yaratıldıklarına iman etmek gerekir, öldükten sonra dirilmeye iman etmek, hayrı ve şerriyle, acısı ve tatlısıyla Allah’ın bütün takdirlerine, bunların kaza, kader, meşîet ve hüküm itibariyle Allah’tan olduklarına iman etmektir. Bütün bunların onun sonsuz adalet ve hikmetiyle olduğuna, bunların gaybî bilgisini ve gerçek anlamlarını bilmeyi kendisine tahsis ettiğine de iman etmektir. Der ki:

Bazıları şöyle demiştir:

İman İslâm’ın kendisidir. Böyle bir görüş aradaki farkları ve değişik makamları ortadan kaldırır. Bu ise Mürcie’nin mezhebine yakındır. Başkaları da şöyle der:

İslâm imandan başka bir şeydir. Bunlar ise tezat ve farklı şeyleri karıştırmışlardır. Bu da İbadîlerin görüşlerine yakındır. Bu mes’ele geniş açıklamayı gerektiren karışık bir konudur, İslâm’ın imana karşı durumuna örnek, anlam ve hüküm bakımından iki şehadet kelimesinin biribirlerine karşı durumuna benzer. Hz. Peygamberin peygamberliğine şehadet Allah’ın vahdaniyetine şehadetten farklıdır. Bunlar a’yanda iki ayrı şeydir. Fakat anlam ve hüküm bakımından tek şeymiş gibi, biri ötekine bağlıdır.

İman ve İslâm da böyledir. Biri ötekine bağlıdır. Bu bakımdan onlar tek şey gibidir, İslâm’ı olmayan kimsenin, imanı, imanı olmayan kimsenin de İslâm’ı yoktur. Çünkü müslüman bir kimsenin müslümanlığı sahih olacak kadar bir imanının bulunmaması söz konusu olmaz. Mü’min olan bir kimsenin de, İslâm’sız olması söz konusu değildir. O bununla Yüce Allah’ın salih ameller için belli bir imanı şart koşması açısından,ancak bununla imanını tahkik ettirebilir. Yüce Allah salih ameller için iman şartını koşmuştur. Bunun tahkiki hususunda şöyle buyurmaktadır:

“Her kim mü’min olduğu halde salih amellerden işlerse onun yaptıkları inkâr olunmaz (mükafatsız bırakılmaz).” (Enbiya, 94)

İmanın amelle tahkiki konusunda da şöyle buyurmaktadır:

“Her kim de ona mü’min olarak salih amel işlemiş halde gelirse, işte onlar için en yüksek dereceler vardır.” (Tâ-Hâ, 105)

Zahiri itibariyle İslâmi ameller işlediği halde, gayba iman inancına sahip olmayan bir kimse, İslâm’dan çıkacak şekilde münafıktır.

Her kim gayba iman ettiği halde imanın hükümlerini ve İslâm’ın şer’i buyruklarını yerine getirmez, bunlarla gereğince amel etmezse, bu kişi de beraberinde tevhidin sebat gösteremeyeceği bir küfürle kâfir olur.

Peygamberlerin Yüce Allah’tan haber verdiği gayba iman edip de Allah’ın emrettikleri gereğince amel eden bir kimse ise, mü’min ve müslümandır.

Eğer bu böyle olmasaydı, mü’mine müslüman adını vermemek de, müslümana Allah’a iman eden mü’min adını vermemek de caiz olurdu.

Ehl-i kıble her rnü’minin müslüman ve her müslümanın da Allah’a, meleklerine, kitaplarına iman eden kimse (mü’min) olduğu üzerinde icma etmişlerdir.

(Muhammed b. Nasr) dedi ki:

Ameller arasında iman, bedende kalb örneğine benzer. Biri ötekinden ayrılmaz. Cisim sahibi bir kimsenin kalbsiz ve hayat sahibi olması mümkün olmadığı gibi, cisim olmaksızın da kalb sahibi olmak mümkün değildir. Bunlar biribirlerinden bağımsız şeylerdir, anlam ve hüküm bakımından da ayrıdırlar. Yine bunlar, zahir ve bâtını bulunan bir tane gibidir. Asıl itibariyle o, birdir. O bakımdan niteliklerinin farklılıkları dolayısıyla iki tanedirler denilemez.

İşte İslâm’ın amelleri de bu şekilde İslâm’dandır ve bunlar imanın dışıdır. Bu da organların amellerindendir. İman ise İslâm’ın içidir ve bu da kalbin amelleri arasındadır.

Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“İslâm aleniliktir, İman ise kalbtedir.” (Müsned, III, 135)

Bir diğer lafızda ise:

“İman gizlidir.” (Bu lafızla kaynağını tesbit edemedik) buyurmuştur, İslâm imanın amelleridir, iman ise İslâm’ın inançlardır. Buna göre amelsiz iman ve inançsız amel olmaz. Bunun örneği zahir ve bâtın amellerdir. Bunlardan birisi kalblerin amelleriyle organların amelleri açısından sahipleriyle ilgilidir.

Buna örnek, Rasûlullah (s.a.v)’ın şu buyruğudur:

“Ameller niyetler iledir”  (Buhârî, Bedu’l-Vahy, 1, İman, 41; Müslim, İmâre, 155; Ebû Dâvûd, Talâk, 11; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd, 16)

Yani bir karar, kanaat (akide) ve maksat olmadan amel olmaz. Çünkü “innemâ” edatı, bir şeyin tahkikini, onun dışında kalan şeylerin de nehyedildiğini ifade eder. Böylelikle organların muamelat türünden olan amelleri isbat edilirken, kalblerin amelleri de niyyetler olarak tesbit edilmiştir. Amelin imanla ilgisi, dudakların dille ilgisine benzer. Dudaklar olmaksızın sağlıklı bir konuşma olamaz. Çünkü dudaklar harfleri bir araya toplar. Dil de sözü açığa çıkartır. Bunlardan birisinin olmaması halinde, konuşma mümkün olmaz. Aynı şekilde amelin sakıt olmasıyla imanın gidişi söz konusudur. Bundan dolayı şanı Yüce Allah, insana konuşma nimetini hatırlatıp bu nimeti sayıp dökerken, dille birlikte iki dudağı da şu buyruğunda zikretmiştir:

“Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?” (Beled, 8-9)

Bunun anlamı:

Biz onu gören ve konuşan kılmadık mı? Konuşma dil ve iki dudak ile ifade edilmiştir. Çünkü bunlar konuşmanın mekânıdır ve bu arada iki dudak da zikredilmiştir. Çünkü kendisiyle nimetin cereyan ettiği konuşma, dudaklar olmaksızın tamamlanamaz.

Yine iman ile İslâm’ın örneği, dışı bulunan ve yere dikilmiş bir çadıra benzer. Bu çadırın iç tarafında kazıkları ve direkleri vardır. Çadır İslâm’ı temsil eder. Onun alenî ve azaların amellerinden meydana gelen rükünleri vardır, işte bunlar çadırın kenarlarını tutan kazıklar gibidir. Çadırın ortasında bulunan direği ise iman temsil eder. O olmaksızın çadırın ayakta durmasına imkan yoktur. Çadırın ona ihtiyacı vardır. Çünkü, o olmadan ayakta duramayacağı gibi, hepsi birlikte olmadıkça da ayakta duracak gücü olmaz, işte organların amellerinde İslâm’ın durumu da böyledir, imanla birlikte olmadıkça, İslâm’ın ayakta durması mümkün değildir. İman ise kalblerin amelleri arasında yer alır. İslâm’la beraber bulunmadıkça da faydası olmaz, İslâm ise, salih ameller demektir.

Yine şanı Yüce Allah, İslâm ve imanın zıddı olarak aynı şeyi zikretmiştir. Eğer hüküm ve anlam bakımından bunlar tek bir şey hükmünde olmasaydılar, bunların zıddı tek bir şey olmazdı.

Şanı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“İman ettikten sonra kâfir olan bir topluluğa Allah nasıl olur da hidayet verir.”(Al-i İmran, 87)

Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:

“Sizler müslüman olduktan sonra, size küfrü emreder mi?” (Al-i İmran, 80)

Burada her ikisine de zıd bîr durum olarak küfrü zikretmiştir. (Devamla) der ki:

İşte Rasûlullah (s.a.v) buna benzer bir şekilde iman ve İslâm’ın aynı türden olduğunu haber vermektedir. İbn Ömer’den gelen bir rivayette ise:

“İslâm beş şey üzerine bina edilmiştir” buyurduğu gibi, İbn Abbas ile Abdülkayslıların temsilci heyetlerine dair hadis-i şerifte de onların iman konusunda soru sordukları belirtilirken, onun bu nitelikleri zikrettiği kaydedilmektedir. Böylelikle bunlar görünür bir İslâm olmadıkça içte bir imanın olmadığına işaret etmektedir.

İçte bir imanla birlikte bulunmadıkça dıştan bir İslâm’ın olamayacağına, imanla amelin biri olmaksızın ötekisinin faydasının olamayacağı, bir arada bulunması gereken iki husus olduğuna işaret etmektedir.

Devamla der ki:

Cibril hadisinde Peygamber (s.a.v)’in imanla İslâm arasında fark gözetmesine gelince:

Bu kalblerin amellerine ve kalblerdeki inançlara ilişkin niteliklerini belirttiğimiz bu hususların gereklerini açıklamaktadır. Bu inançların açıktan yapılması şeklinde nitelendirdiği ve yerine getirilmesini gerekli kıldığı dış fiillerden olup, organların amellerine ilişkin açıklama içermektedir. Yoksa farklılık ve çelişki bakımından, anlam açısından imanla İslâm arasında fark bulunduğundan dolayı bunları zikretmemiştir. Bu hadiste bunların hüküm itibariyle birbirlerinden farklı olduğu konusunda bir delil yoktur. Her ikisi de mü’min ve müslüman olan bir tek kulda bir arada bulunur mu? Böylelikle onun zikretmiş olduğu kalbî inançlar, kalbin niteliği alenî olarak yapılması söz konusu olan şeylerden zikrettiğini de cismin nitelikleri olurdu.

Devamla der ki:

Aynı şekilde ümmet, icma ile şunu kabul etmiştir:

Eğer kişi Cibril hadisinde imanın niteliklerine dair sözü geçen bütün hususlara kalbinden iman etse ve İslâm’ın vasıflarından zikredilen herhangi bir şeyi işlemeyecek olursa, bu kimseye mü’min adı verilmez.

Yine, o kimse İslâm’ın niteliği olarak belirtilen bütün hususları işleyip sonra da imana dair niteliklerini belirttiği şeylere inanmayacak olursa, müslüman olmaz.

Peygamber (s.a.v), ümmetin ise dalâlet üzere icma etmeyeceğini haber vermiştir. (İbn Mâce, Fiten, 8 )

Nisan 24, 2011 Posted by | Güncel, Küfür, Zulüm ve Şirk, İbni Teymiyye, İman, İslam | , | Yorum yapın

Masiyet, füsûk, küfür kelimeleri

Masiyet, Füsûk ve Küfür kelimeleri de bu şekildedir. Mutlak olarak Allah’a ve Rasûlüne masiyetten söz edildiği takdirde, küfür ve füsûk da bunun kapsamına girer.

Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:

“Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse, hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır. Orada ebedi kalacaktır.” (Cinn, 23)

Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İşte Ad kavmi. Rablerinin ayetlerini bilerek inkâr ettiler, peygamberlerine asi oldular, inatçı her zorbanın emri ardınca gittiler.” (Hud, 59)

Burada Ad kavmi, peygamberleri Hûd’a isyan ettikleri için, onların isyanları mutlak olarak ele alınmış ve tür olarak rasullerin tümünü yalanlamak masiyeti şeklinde değerlendirilmiştir. Bu bakımdan, tür olarak rasullere karşı gelen kimsenin isyanı, şu sözleri söyleyenlerin masiyetlerini andırmaktadır:

“Fakat biz o peygamberi yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik” (Mülk, 9)

Yine bütün rasulleri yalanlayan kimselerin masiyeti, yalanlayıp yüz çeviren (tevelli eden) kimsenin masiyeti gibi değerlendirmiştir.

Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:

“Ona hakkı yalanlayan ve yüz çeviren (tevelli) bedbahttan başkası girmez.” (Leyl, 15-16)

Yani oraya hayrı kabul etmeyen ve emre itaatten yüzçeviren kişiler girecektir, insanlar, rasullarin verdikleri haberleri tasdik etmek ve emirlerine itaat etmekle yükümlüdürler. Firavun hakkında da şöyle buyurmuştur:

“O, yalanladı ve isyan etti.” (Naziat, 21)

Tür olarak bütün kâfirler hakkında da şöyle buyurmuştur:

“Ne doğruladı, ne de namaz kıldı. Fakat yalanladı, döndü (tevelli)” (Kıyamet, 31-32)

Burada tasdik etmemekten amaç, peygamberin verdiği haberi yalanlamak, yüz çevirmekten amaç da verilen emirlere iltifat etmemektir. Halbuki iman, rasullerin verdiği haberleri tasdik etmek ve emrettikleri şeyleri yerine getirmektir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu türdendir:

“Nitekim biz Firavun’a da bir peygamber göndermiştik. Firavun o peygambere isyan etti.” (Müzzemmil, 15-16)

İtaattan yüz çevirmek anlamındaki “tevelli” sözcüğü, Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi, Kur’an-ı Kerîm’de birkaç yerde tekrarlanmıştır:

“Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağırılacaksınız, onlarla ya dövüşürsünüz, yahut onlar (savaşsız) müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz size güzel bir ecir verir. Eğer bundan önce yüz çevirdiğiniz (tevelli) gibi yüz çevirecek olursanız, size acıklı bir azab ile azab eder.” (Feth, 16)

Kur’an-ı Kerîm’de birkaç yerde yüz çeviren kimselerin yerilmiş olması, Allah’a ve Rasûlüne itaatin farz olduğunun delilidir. Çünkü mutlak emir, itaatin şart olduğunu ifade eder. Yüce Allah mutlak olarak masiyeti yerdiği gibi, itaattan yüz çevirmeyi de yermiştir. Mesela:

“Firavun peygambere isyan etti” (Müzzemmil, 16) buyruğunda masiyet mutlak olarak yerilmenin sebebi olarak zikredilmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de sonsuza kadar cehennemde olmak, sadece kâfirlere yapılan tehditlerde söz konusu edilmiştir, işte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, onun cezası orada ebediyyen kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lanet etmiş ve ona pek büyük bir azab hazırlamıştır.” (Nisa, 93)

Miras hususunda haksızlık yapan kişiler hakkında da şöyle buyurulmaktadır:

“Kim de Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını çiğneyip geçerse, onu da orada ebedi kalmak üzere ateşe koyar. Onun için hor ve hakir kılıcı bir azab vardır.” (Nisa, 14)

Burada masiyet, konulan sınırı aşmak şartına bağlanmış ve mutlak olarak zikredilmemiştir. Yüce Allah’ın:

“Adem Rabbine isyan etti de şaşırıp kaldı” (Tâ-Hâ, 121) buyruğunda söz konusu edilen masiyet ise özel bir türdür. Yüce Allah’ın:

“Nihayet sevmekte olduğunuzu size gösterdikten sonra isyan ettiniz, yılgınlık gösterdiniz, emir hususunda çekiştiniz” (Al-i İmran, 152) buyruğunda da belirli ve ortaya çıkmış bir masiyetten söz edilmektedir.

Bu masiyet ise (Uhud gazvesinde) tepeye yerleştirilen okçuların Peygamber (s.a.v)’in emrine itaat etmemeleridir. Çünkü onlara, müslümanların zafer kazandıklarını görseler bile, yerlerinden ayrılmamalarını emretmiş fakat aralarından birtakım kimseler bu emre itaat etmemişti. Kâfirler bozguna uğrayıp okçulardan bazıları ganimetlere yönelince, başlarındaki komutanın verdiği ayrılmama emrine de itaat etmemişlerdi.

Yüce Allah’ın şu buyruğu da bu türdendir:

“Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi.” (Hucurat, 7) Burada isyanın üç ayrı mertebesinden söz edilmektedir. Bir başka yerde:

“Ve sana hiçbir iyi işte karşı gelmemeleri hususunda”  (Mümtehine, 12) buyruğunda masiyet, kayıtlı olarak söz konusu edilmiştir. Bu bakımdan buradaki masiyet, kadınların ölülere ağıt yakması şeklinde tefsir edilmiştir. Bunu İbn Abbas söylemiştir.

Bu açıklama merfu olarak da rivayet edilmiştir. Aynı şekilde Zeyd b. Eşlem de şöyle demektedir:

(Marufta ona isyan etmemenin manası) Helak ile beddua etmemeleri, yüzlerini ağıt yakıp yırtmamaları, saçlarını çözüp dökmemeleri ve elbiselerini parçalamamaları için söz vermeleri demektir. Bazıları da şöyle demiştir:

Burada maruftan amaç, Rasullah (s.a.v)’ın getirdiği İslâm şeriatının bütün emirleridir.

Nitekim Ebû Süleyman ed-Dımaşkî böyle söylemiştir. Ayet-i kerîmenin lafzı ise, ona biat eden kadınların maruf olan hiçbir konuda Hz. Peygamber’e isyan etmemeleri konusunda genel bir lafızdır. Onun masiyeti ise ancak emrettiği iyiliklere karşı gelmekle sözkonusu olur. Çünkü o, münkeri zaten emretmez. Ancak bu ifadede, ulu’l-emre itaatin gereğine de bir emir vardır. Onlara ise, ancak iyiliklerde itaat gerekir.

Nitekim Sahih’te Rasûlullah (s.a.v)’ın:

“İtaat ancak maruftadır” (Buhari, Ahkâm, 4; Ahâd, 1; Megâzî, 59; Müslim, İmâre, 39-40; Ebû Dâvûd, Cihâd, 87; Nesâî, Bey’at, 34)  buyurduğuna yer verilmiştir.

Yüce Allah’ın şu buyruğu da, az önce verdiğimiz ayete benzemektedir:

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına uyun.” (Enfal, 24)

Esasen Allah’ın Rasulü bundan başka bir şeye çağırmaz. Buradaki kayıtlamanın anlamı, onun zıddının anlaşılmasıdır ki, o da hayat vermeyen şeye davet etmenin söz konusu olamayacağıdır.

Çünkü Allah’ın Rasulü zaten başka bir şeye çağırmaz ve maruf olmayan bir şeyi emretmez. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi:

“Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın.” (Nur, 33)  

Buradaki kaydın anlamı, eğer kaçınmak istemiyorlarsa, sizin de zorlamanız gerekmez şeklindeki bir anlam değildir. Bu tür kayıtlar, hükme uygun niteliği açıklamak içindir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzer:

“Kim Allah ile beraber, varlığını ispat edecek hiçbir delil bulunmayan bir tanrıya taparsa, onun hesabı Rabbinin yanındadır. Muhakkak ki kâfirler felah bulmaz.” (Mü’minun, 117)

Yüce Allah’ın: “… onlar haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı” (Bakara, 61) buyruğunda da durum böyledir.

Bütün bu buyruklarda getirilen kayıtlar, açıklama ve belirtme olup, başka nitelikte ortaya koymak için değildir, işte bundan dolayı bazı gramerciler şöyle demiştir:

Marifelerde sıfatlar tahsis için değil, tavzih içindir. Nekrelerde ise tahsis içindir. Bundan maksadı ise tahsise gerek duymayan marifelerdir.

Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi:

“Rabbinin yüce adını teşbih et. O ki, yaratıp, düzene koydu.” (A’la, 1-2)

Yüce Allah’ın şu buyrukları da böyledir:

“Onlar yanlarındaki Tevrat’ta ve incil’de yazılı bulacakları ümmî peygamber olan o rasule tabî olanlardır…” (A’raf, 157)

“Hamd alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’a mahsustur.” (Fatiha, 1-2)

Nekrelerdeki sıfatlar eğer temyiz olursa yine tavzih (açıklama getirmek) için olur. Bununla birlikte Yüce Allah’ın şu buyruğunda masiyet, küfür ve fâsıklık üzerine atfedilmiştir:

“Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi.” (Hucurat,7)

Fasığın aynı zamanda âsi olduğu ise bilinen bir husustur.

________

İbn-i Teymiyye

Ağustos 17, 2007 Posted by | Küfür | | Yorum yapın

Küfür, fısk ve isyan

Muhammed b. Nasr el-Mervezî:

İşlenen suçların bir kısmının küfür olması ve bir kısmının da küfrü içermesi dolayısıyla, bunların arasında fark bulunduğunu ve üç kısma ayrıldığını belirtmiştir.

1 - Bunların bir kısmı küfür,

2 - Diğeri fâsıklıktır ve

3 - Üçüncüsü de sadece isyandır.

Bütün bunları mü’minlere hoş göstermediğini de haber vermiştir. Bütün itaatler iman kapsamına girdiğinden ve hiçbirisinin onun dışında olmadığından dolayı, aralarında hiçbir fark gözetmeyerek şöyle buyurmuş gibidir:

O size imanı, farzları ve sair itaatleri sevdirmiştir. Ancak genel bir ifade ile sadece:

“Size imanı sevdirdi” buyurmuş ve bunun kapsamına bütün itaatler girmiş olmaktadır. Çünkü O, mü’minlere namazı, zekâtı ve diğer itaatleri sevmeyi, dinin bir gereği kılmıştır. Çünkü Allah bu itaatleri onlara sevdirdiğini, kalplerinde süslediğini haber vermiştir. Çünkü o:

“Size imanı sevdirdi” buyurmuştur. Bunun yanında mü’minler, hiçbir kötülüğü sevmez ve onlardan tiksinirler. Küfrü, fâsıklığı ve diğer bütün kötülükleri sevmemelerinin ve onlardan tiksinmelerinin nedeni, dinlerine olan bağlılıklarıdır. Çünkü şanı Yüce Allah onları bunlardan tiksindirdiğini bildirmiştir. Rasûlullah (s.a.v)’ın şu buyruğu da bunu ifade etmektedir.

“Her kimin iyiliği kendisini sevdirir, kötülüğü de onu üzer ve rahatsız ederse, işte o mü’mindir.” (Tirmizî, Fiten, 7 49; Nesâî, Zekât, 60)

Çünkü Şanı Yüce Allah haseneleri mü’minlere sevdirmiş, seyyielerden de tiksindirmiştir.

Ben derim ki, Yüce Allah’ın mü’minleri bütün masiyetlerden tiksindirmesi, bütün itaatleri sevmelerini gerektirir. Çünkü itaatlerin terki bir masiyettir. Diğer taraftan onların zıddı ile kaynaşmış olmayan bir kimse, masiyetleri terkedemez. Onlarla kaynaştığı takdirde, onların zıddı olan şeyleri sever ki, işte bu da itaattir. Diğer taraftan kalbde bir iradenin bulunması da kaçınılmazdır. Eğer o kötülüklerden tiksiniyorsa, iyilikleri istemesi de kaçınılmazdır. Mubah iyi niyet sonucunda iyilik, kötü niyet sonucunda da şer olur, irade olmadan istekle yapılan bir fiil olamaz. Ondan dolayı sahih bir hadiste Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah’ın en sevdiği isimler Abdullah ile Abdurrahman’dır. En doğru isimler Haris ve Hemmam’dır, en çirkin isimler ise Harb ve Mürre’dir.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, “Ehabbu’l esmâi…” )

Hz. Peygamber tarafından en doğru isimlerin Haris ve Hemmam olduğunun belirtilmesinin sebebi, her insan Hemmam ve Haris olmasındandır. Çünkü “Haris” kazanan ve çalışan kimse demektir. “Hemmam” ise iradenin başlangıcı olan bir işi yapmaya karar verme özelliğine çokça sahip olan demektir, insan bir canlıdır. Her canlı da, duygu sahibidir ve iradeyle hareket eder. Mubah şeylerden herhangi birisini yapacak olursa, onun nihayette gerçekleştireceği bir amacının bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Her amaç ise, ya bizzat özü itibariyle amaçtır veya başka bir sebep dolayısıyla amaç edinilir. Nihai amacı ve dileği, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın -O’ndan başkasına ibadet etmediği, yalnız kendisine ibadet ettiği ilahı ve onun dışındaki her şeyden daha çok sevdiği- Yüce Allah’a ibadet olan bir kimsenin bu konudaki maksat ve iradesi, Allah’ın rızasını istemesi noktasına ulaşır. O bakımdan böyle bir kimse itaatleri gerçekleştirebilmek için yardımlarını almak maksadıyla işlediği mubahlardan dolayı da sevap alır.

Nitekim Buhârî ile Müslim’de yer alan rivayete göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kişinin, Allah’tan ecrini umarak aile halkına yaptığı harcamaları sadakadır.” (Buhârî, İman, 41, Nafakat, 1; Müslim, Zekât)

Yine Buhârî ile Müslim’de rivayet edildiğine göre Hz. Muhammed, Sad b. Ebî Vakkas’a Mekke’de hastalanıp ziyaretine gittiği sırada şöyle demiştir:

“Sen Allah’ın rızasını umarak yapmış olduğun her harcama sebebiyle mutlaka derecen ve makamın yükselir. Hatta hanımının ağzına koyduğun lokma için bile bu böyledir.” (Buhârî, Vasayâ, 2, Nefakat, 1- Müslim Vasiyyet, 5; Ebû Dâvûd, Vasayâ, 2, Tirmizî Vasayâ 1)

Muaz b. Cebel de Ebû Musa‘ya şöyle demiştir:

“Ben ayakta duruşumun ecrini Allah’tan beklediğim gibi, uykumun ecrini de Allah’tan bekliyorum.”

Seleften gelen rivayete göre, âlimin uykusu da bir teşbihtir.

Buna göre, eğer onun asıl maksadı Allah’tan başkasına ibadetse, helâl olan şeyler (Tayyibat) onun için mubah değildir. Çünkü Yüce Allah bunları kullarının mü’min olanlarına mubah kılmıştır. Hatta kâfirler suçlu ve günahkârlarla şehvetlerinin peşinden gidenler kıyamet gününde dünyada iken faydalandıkları halde bu nimetler dolayısıyla onu zikretmeyip ibadet etmediklerinden dolayı, nimetleri sebebiyle hesaba çekilecekler ve onlara şöyle denilecektir:

“Siz dünya hayatında bütün güzel şeylerinizi kaybettiniz, bunlarla (orada) sefa sürdünüz, tükettiniz. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız.” (Ahkâf, 20)

Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sonra o gün (size verilen) nimetten sorulacaksınız.” (Tekasür, 8)

Yani nimetlere şükretmemekten dolayı sorguya çekileceksiniz. Kâfir ise Yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu nimetlere şükretmez. Bu şükürsüzlüğü dolayısıyla Allah, onu cezalandıracaktır. Allah bu nimetleri sadece mü’minlere mubah kılmış ve bununla birlikte onlara şükretmesini emretmiştir.

Nitekim şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin ve Allah’a şükredin.” (Bakara, 172)

Müslim’in Sahih’inde Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“Allah, yediği bir lokmadan ve içtiği bir sudan dolayı kendisine hamdeden bir kuldan razı olur.” (Müslim, Zikr, 89; Tirmizî, Et’ime, 18)

İbn Mâce‘nin Sünen’inde ve başkalarında da şöyle denilmektedir:

“Şükreden oruçsuz, sabreden de oruçlu seviyesindedir.” (İbn Mâce, Siyam, 55)

Rasullere de böyle söylemiştir:

“Ey peygamberler: Temiz şeylerden yeyiniz ve salih amel işleyiniz.” (Mü’minun, 51)

Yine bir başka yerde şöyle buyurmuştur:

“İhramda iken avı helâl saymamak şartıyla, size okunacak olanların dışında kalan hayvanlar sizin için helâl kılındı.” (Mâide, 1 ) İbrahim (a.s):

“Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri mahsullerle rızıklandır” (Bakara, 126) diye dua etmiş, Yüce Allah da şöyle cevap vermişti:

“Kâfir olanı dahi az bir süre geçindirir, sonra onu cehennem azabına mahkum ederim. Varacağı yer ne kötü bir uğraktır.” (Bakara, 126)

İbrahim (a.s) hoş ve temiz şeyler ile rızıklandırılmaları için özel olarak mü’minlere dua etmiştir. Yüce Allah da, emrettiği üzere ihramayken avlanmayı haram sayanlara, hayvanları mubah kılmış, mü’minlere helâl ve temiz şeylerden yiyerek kendisine şürketmelerini emretmiştir.

Bu bakımdan Yüce Allah, mutlak olarak bütün insanlara yaptığı hitapla, sadece mü’minlere yaptığı hitap arasında bir ayırım gözetmiştir:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarına uymayın, çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size daima kötülük ve çirkin iş yapmanızı, Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder. Onlara:”Allah’ın indirdiğine uyun” dense: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?.” (Bakara, 168-170)

Şanı Yüce Allah bütün insanlara, yeryüzünde bulunan nimetlerden yemelerini iki şartla helâl kılmıştır. Hoş ve temiz, ayrıca helâl olacak.

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin, Allah’a şükredin, eğer O’na kulluk ediyorsanız. Allah size leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.” (Bakara, 172-173)

Görüldüğü gibi, Yüce Allah burada mü’minlere, iyi ve temiz şeylerden yeme iznini, helâl olma şartı koşmaksızın vermiş ve sözü geçen şeylerin dışında kalanları onlara haram kılmıştır. Bu istisnaların dışında kalanların hiç birisi mü’minlere haram kılınmamıştır. Bununla birlikte O, bu hitabıyla haram kılmadığı şeyleri helâl de kılmamıştır. Aksine bunlar hakkında hiçbir şey söylememiştir. Nitekim hem mevkuf, hem de merfû olarak rivayet edilen ve Hz. Selman’dan gelen hadiste de şöyle denilmektedir:

Helâl, Allah’ın Kitabında helâl kıldığı şeylerdir. Haram da Allah’ın kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında susup bir şey söylemedikleri ise, onun affettiği (hakkında buyruk indirmediği) şeylerdir.” (Tirmizî, Libâs, 6; Ebû Dâvûd, Et’ime, 30;İbn Mâce, Et’ime, 60 )

Ebu Sa’lebe’nin rivayet ettiği hadiste de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Allah birtakım şeyleri farz kıldı. Onları zayi etmeyin. Bazı sınırlar da çizdi. Onları aşmayın. Birtakım şeyleri haram kıldı, onları çiğnemeyin. Bazı şeyler hakkında da, unutkanlıktan değil, size rahmetinden dolayı sustu. Bunları da fazla araştırmayın.” (Kaynağı tesbit edilemedi)

Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir:

“De ki: Bana vahyolunanda yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş…. olursa başka…. ”  (En’am, 145)

Böylece sözü edilenler dışındaki şeylerin haram kılınmadığının bildirilmesi, geriye kalanların haram kılınmadıkları hakkında da söz söylenmemesi, onların afv kapsamına girdiklerini ifade eder. Helâl kılmak, ancak bir hitapla olur. Bu bakımdan işaret ettiğimiz bu ayet-i kerîmeden daha sonra nazil olan Mâide sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar.De ki: ‘Size iyi ve temiz şeyler (tayyibat) helâl kılındı. Allah’ın size öğrettiklerinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için yakaladıkları şeyleri, yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın… Bugün size iyi ve temiz şeyler (tayyibat) helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir.” (Mâide, 4,5)

İşte bu ayetin indirildiği gün, onlara tayyibat (iyi ve temiz şeyler) helâl kılınmış oldu. Bundan önce ise, istisna ettiklerinin dışındakilerden başkası onlara haram değildi.

Peygamber (s.a.v) de yırtıcı hayvanlardan azı dişleri olanlar ile uçan kuşlardan pençesi olanları haram kılmıştır. Bu, kitaptaki hükmün neshi değildir. Fakat onun haram oluşu hakkında bir şey söylememiştir. Dolayısıyla bunun haram kılınışı başlangıçta bir teşrii hükmü ifade eder. Bu bakımdan Peygamber (s.a.v) Ebû Râfl, Ebû Sa’lebe ve Ebû Hureyre ile başkalarından gelen yollarla rivayet edilmiş hadisi şerifte şöyle buyurmuştur:

“Birinizin koltuğuna yaslanarak benim vermiş olduğum bir emir veya yaptığım bir yasak kendisine ulaştığı halde, kalkıp bizimle sizin aranızda bu Kur’an vardır. Onda helâl olarak bulduğumuzu helâl, haram olarak bulduğumuzu da haram kabul ederiz dediğini görmeyeyim. Şunu bilin ki, bana hem Kitap (Kur’an) hem de onunla birlikte onun benzeri verilmiştir.”

Aynı hadisin bir diğer varyantında şöyle denilmektedir:

“Şunu biliniz ki, bana bu verilen Kur’an’ın misli veya daha fazlasıdır. Şunu bilin ki, ben yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların hepsini haram kılıyorum.” (Ebû Dâvûd, Haraç, 33; İbn Mâce, Mukaddime, 2)

Böylelikle Peygamber (s.a.v) kendisine bir başka vahyin de indirilmiş olduğunu açıklamaktadır. Bu ise kitabın dışında kalan hikmettir. Allah, indirdiği bu vahiyle, haram kılındığını haber verdiği şeyleri haram kılmıştır. Bu ise, Kitab’ın neshi demek değildir. Çünkü Kitab, zaten bu gibi şeyleri kesinlikle haram kılmamıştır. O, iyi ve temiz şeyleri (tayyibat) helâl kılmıştır. Bunlar ise tayyibattan değildir.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından (tayyibat) yiyiniz.” (Bakara, 172)

Bu ayet-i kerîme, onun bütün özelliklerini ele almamakla birlikte, bunları da haram kılmamıştır. Ayrıca haram kılınması konusunda bir şey de söylenmemiştir (afv). Yoksa bu buyrukla yenilmeleri konusunda izin verilmiş de değildir.

Kâfirlere gelince, Allah onların herhangi bir şey yemelerine izin vermemiş, onlara bir şeyi helâl kılmamış ve onların yedikleri herhangi bir şeyi de afv etmemiştir. Aksine şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin.” (Bakara, 168)

İşte burada onların yedikleri şeyin helâl olması şartını koşmuştur. Helal ise, Allah ve Rasulü’nün izin verdiği şeylerdir. Yüce Allah ise, yemek hususunda sadece mü’minlere izin vermiş. Ancak bu izin, onların iman etmeleri halinde geçerlidir. Bu bakımdan kâfirlerin ellerinde bulunan mallar şer’i mülk yoluyla elde edilmiş mallar değildir. Çünkü şer’i mülk, kanun koyucunun mubah kıldığı tasarrufa sahip olmak demektir. Kanun koyucu ise, ancak iman şartıyla mallarda tasarrufu mubah kılmıştır. O bakımdan onların malları mubah kalmaya devam etmiştir. O kâfirlerden herhangi bir grup, bir başka grubu mağlup edecek olursa, kendi dinlerinde onu helâl kabul ederler ve onları ellerinden alırlar. Böylelikle bu galipler bu mallarda öncekilerin durumunda olurlar.

Müslümanlar o malları ganimet olarak alacak olurlarsa, şer’an o mallara malik olurlar. Çünkü Yüce Allah müslümanlara, ganimetleri mubah kılmıştır, başkalarına mubah değildir. O bakımdan müslümanların, kâfirlere, kendi dinlerinde helâl kıldıkları biribirlerinden zorla almak ilkesi ile davranmaları caiz olduğu gibi, bir kesimin ötekinden esir aldığı kimseleri satın almaları da caiz olur. Çünkü bu, müslümanın mubah şeyleri istila yoluyla eline geçirmesi durumundadır. Bu bakımdan Yüce Allah kâfirlerin mallarından müslümanların eline geçen şeylere “fey” adını vermiştir. Çünkü Yüce Allah bunu kendisine ibadet eden ve rızkı ile ona ibadete destek sağlayan mü’min kullarına geri iade etmiştir. Aslında Yüce Allah, bütün yaratıkları kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır. Onlar için yaratmış olduğu rızkı onun vasıtasıyla kendisine ibadet etmelerine yardımcı olsun diye varetmiştir. “Fey” lafzı ganimeti de kapsamına alabilir.

Nitekim Peygamber (s.a.v) Hüneyn ganimetleri hakkında şöyle demiştir:

“Şanı Yüce Allah’ın sizlere fey olarak verdiklerinden bana ait olan kısım sadece beşte birdir. Beşte bir de size geri gelir.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 121,149; Muvatta, Cihâd, 22 12; Edeb, 160)

Fakat Yüce Allah’ın:

“Allah’ın onlardan peygamberine verdiği ganimetlere gelince…” (Haşr, 6) buyruğundan dolayı “fey” lafzı, mutlak olarak kullanıldığından kâfirlerden alınan mal şeklinde anlaşılmıştır.

Mü’min, ihtiyacı sebebiyle haramdan kurtulup helali yerine getirmek amacıyla mubah olan bir şeyi yaptığı takdirde, sevap kazanır. Nitekim Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Sizden herhangi bir kimsenin hanımına yaklaşması da bir sadakadır. Ashab: Ey Allah’ın Rasulü! Bizden birisi arzusunu gerçekleştirince bundan dolayı ecir alır mı? diye sorunca Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ne dersiniz, o bu arzusunu haram yoldan gerçekleştirecek olsa günah kazanır mıydı? îşte helâl yoldan bunu temin edince de bundan dolayı ecir alır.” (Müslim, Zekât, 52; Ebû Dâvûd, Tatavvu,)

Bu hadis-i şerif İbn Ömer’in Peygamber (s.a.v)’den rivayet ettiği şu hadisi andırmaktadır:

“Allah masiyet olan bir işin yapılmasından hoşlanmadığı gibi, ruhsatları ile amel edilmesini sever.” (Müsned, 2, 108)

Bu hadisi imam Ahmed ve Sahih’inde Ibn Huzeyme ile başkaları da rivayet etmiştir.

Bu buyrukta Peygamber (s.a.v) bize şunu haber vermektedir:

“Yüce Allah günahların işlenmesinden hoşlanmadığı gibi, ruhsatlarının da işlenmesini sever.”

Fukahanın bir kısmı bunu:

“Azimetlerinin yapılmasını sevdiği gibi…” şeklinde rivayet ediyorlarsa da, hadisin lafzı böyle değildir. Çünkü ruhsatlan Yüce Allah kullarının onlara ihtiyaçları dolayısıyla mubah kılmıştır. Mü’minler de onlardan aldıkları kuvvetle ona ibadet ederler. O bakımdan o ruhsatların yapılmasından hoşnut olur. Çünkü kerîm olan zat ihsan ve lütuflarının yapılmasını sever. Nitekim bir başka hadiste şöyle denilmiştir:

“Kasr (yolculukta dört rek’atlık farzları iki rek’at olarak kılmak) Allah’ın size verdiği bir sadakadır. Onun sadakasını kabul ediniz.” (Zeylâî, Nasbu’r-Râye, ikinci Baskı, 2, 190)

Diğer bir sebep ise ona ibadet ve itaatin bu lütuflarından istifade etmekle mümkün olmasıdır, insanın ihtiyaç duymadığı, aksine abes olarak işlediği söz ve amellere gelince, bunlar onun lehine değil, aleyhinedir.

Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“Ademoğlunun bütün sözleri, lehine değil aleyhinedir, iyiliği emretmesi, yahut kötülükten nehyetmesi veya Allah’ı zikretmesi müstesna.” (İbn Mâce, Fiten, 12)

Buhari ile Müslim’de Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimse, ya hayır söylesin veyahut sussun.” (Buhârî, Edeb, 31, 85; Rikâak, 23, İman 74; Ebû Dâvûd, Edeb, 123)

Burada mü’mine iki şeyden birisi emredilmektedir: O, ya hayır söyleyecektir veya susacaktır. Bu bakımdan hayrı söylemek, onu söylemeyip susmaktan daha hayırlıdır. Şerri susup söylememek ise, söylemekten daha hayırlıdır, işte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“(insan) hiç­bir söz söylemez ki, yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın.” (Kâf, 18)  

Tefsir bilginleri, insanın bütün sözlerinin yazılıp yazılmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Mücahid ve başkaları şöyle der:

Onun sağında ve solunda bulunan melekler, hastalığı halindeki iniltileri de dahil olmak üzere, her şeyi yazarlar.

İkrime ise:

Ancak kendisine ecir verilecek, ya da günah yazılacak şeyleri yazarlar. Kur’an-ı Kerîm ise, iki meleğin söylediği her şeyi yazdıklarına işaret etmektedir. Çünkü:

“(însan) hiçbir söz söylemez ki…” buyruğunda şart olarak nekre gelmiş ve “min” harfi ile te’kid edilmiştir. Bu ise onun bütün sözlerini kapsamaktadır. Aynı şekilde onun muayyen bir söz dolayısıyla ecre veya günaha hak kazanması, yazmakla emrolunan meleklerin ona nelerin emredildiğini ve nelerin de nehyedildiğini bilmesini gerektirir. Yazanın bunu bildiğini kabul etmek için bu konuda bir naklin bulunması kaçınılmazdır. Diğer taraftan insan ya hayır söylemek veya susmakla emrolunmuştur. Ona emredildiği şekilde susmayı terkedip hayır olmayan anlamsız ve boş şeyler konuşacak olursa, bu onun aleyhine olur. Dolayısıyla bu mekruhtur. Mekruh ise, ecrini azaltır, işte bu bakımdan Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kendisine fayda vermeyen şeyleri terketmesi, kişinin müslümanlığının güzelliğindendir.” (Tirmizî, Zühd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12;Muvatta, Hüsnu’l-Huluk, 3; Kelâm, 17)

Buna göre faydalı olmayan şeylere dalacak olursa, onun müslümanlığının güzelliğinde eksiklik meydana gelir ve bu da onun aleyhine olur. Çünkü onun aleyhine olan şeylerin tümü dolayısıyla cehennem azabına ve Allah’ın gazabına hak kazanması şartı yoktur. Değerinin ve derecesinin azalması, onun aleyhine bir sonuçtur.

_____

İbn-i Teymiyye(Tağut)

Ağustos 17, 2007 Posted by | İslam | , | Yorum yapın

   

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.