Yeni Çığır Açanlar
19) İyi Veya Kötü Çığır Açanlar.
( Riyazüssalihin)
“Onlar ki ey Rabbimiz! Bize göz nuru olacak eşler ve çocuklar bahşet ve bizi yolunu, Allah’ın kitabıyla bulanlara örnek ve öncü yap diye dua ederler.” (Furkan: 25/74)
“….Ve onları öyle rehber ve önderler yaptık ki emrimizle toplumu doğru yola sevkederler.”(Enbiya: 21/73)
173. Ebû Amr Cerîr İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:
Birgün erken vakitlerde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ in huzurunda idik. O esnada, kaplan derisine benzeyen alaca çizgili elbise veya abalarını delerek başlarından geçirmiş ve kılıçlarını kuşanmış, tamamına yakını, belki de hepsi Mudar kabilesine mensup neredeyse çıplak vaziyette bir topluluk çıkageldi. Onları bu derece fakir görünce, Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzünün rengi değişti. Eve girdi ve sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti; o da okudu. Bilâl kâmet getirdi ve Allah Resûlü namaz kıldırdı. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir” (Nisâ: 4/1)
Sonra da Haşr suresinin sonundaki şu âyeti okudu:
“Ey iman edenler! Allah’dan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın” (Haşr: 5/18). Sonra:
“Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir sa’ bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin; hatta yarım hurma bile olsa sadaka versin” buyurdu.
Bunun üzerine ensardan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan aciz kaldığı, hatta kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahali birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’ in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu. Sonra Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayırılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”[1]
174. İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Haksız olarak öldürülen her kişinin kanından bir pay, Âdem’in ilk oğluna ayrılır. Çünkü o, insan öldürme çığırını ilk başlatan kişidir.”[2]
* İyilikle, güzellikle insanlara yardımcı olmakta çığır açanlar açtıkları o çığır sayesinde devamlı sevap kazanırlar, defterlerine devamlı sevap yazılır. Kötülükte örnek olup kötü çığır açanlar ise o kötülükler işlendikçe günahları artar. Her kötülük dinden bir sapmadır. 174. Hadis Fatır: 35/18 ayetiyle aykırılık arzetmez. Ayet suçun şahsîliği prensibini ortaya koymakta. Hadis ise suça azmettirme tahrik ve teşvik ettirmenin vebalini bildirmektedir. [3]
Kaynak:
[1]- Müslim, Zekât 69. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 64.
[2]- Buhârî, Cenâiz 33, Enbiyâ 1, Diyât 2, İ’tisâm 15; Müslim, Kasâme 27. Ayrıca bk. Tirmizî, İlm 4; Nesâî, Tahrim 1; İbn Mâce, Diyât 1.
[3]-Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 71
EN UZUN YIL 1915
EN UZUN YIL 1915
İçeride de durum farklı değildi. Halen Osmanlı yurttaşları olan Araplar, Ermeniler ve Rumlar da derin bir huzursuzluk içindeydi. Öteden beri bağımsızlık ideali etrafında gelişen milliyetçi kıpırdanmalar ülkenin her yanına yayılmıştı, sürekli kışkırtılıyordu ve istim üstündeydi. Yakında patlaması mukadder savaşta, bu halkların nasıl bir tavır takınacağı, Osmanlı’yı ‘arkadan vurup vurmayacakları’, o karanlık günlerde devletin yöneticilerini en fazla meşgul eden konuların başında geliyordu.Açıkçası Osmanlı yapayalnızdı.
![]() |
| İstanbul’dan Amasya’ya, Erzurum’dan Adana’ya imparatorluğun pek çok merkezinde, 1890′lı yıllardan itibaren, Ermeni isyanları ve Ermenilere yönelik saldırılar birbirini izledi. Saldırı, karşı saldırı döngüsü binlerce insanın hayatına mal oldu. Ülke tam bir kargaşaya sürüklendi. Olaylar bazen günlerce sürüyor ve çarşı pazar tamamen kapanıyordu. Fotoğraf bu olaylardan birinin ardından gıda sıkıntısı çeken Ermenilere ekmek dağıtılan anı gösteriyor. |
Ne var ki, dengeler de hızla değişiyordu. Avusturya’nın Sırbistan’a 23 Temmuz 1914′te verdiği ültimatomla Avrupa’da savaş başlayıverdi. O ana dek Osmanlı’nın ittifak girişimlerini sürekli geri çeviren Almanya, çark etti. Kayzer, İstanbul’daki elçisine `Alman davasına önemli katkıları’ olacaksa Türklerle ittifaka hazır olduğunu bildirdi. Görüşmeler ertesi gün başladı.
Tam da o günlerde, Temmuz ayının sonunda Erzurum, Taşnak Partisi’nin delegelerini ağırlıyordu. Ermeni milliyetçi hareketinin bu en önde gelen ve en disiplinli örgütü, sekizinci kongresini düzenlemişti. Ermeni araştırmacılar Hovannisyan ve Pastırmacıyan’dan aktaran Stefanos Yerasimos’a göre, kongrenin konukları arasında `Jön Türklerin önde gelenlerinden oluşan bir heyet’ de vardı. Enver Paşa’nın bizzat görevlendirdiği heyet, padişahın Ermeni tebaasının desteğini sağlamak için buradaydı. Ermeni temsilcilerine, Rusya’ya karşı savaşta Osmanlı saflarında yer almaları teklif edildi; karşılığında `Kafkasya’da Ermenilerin yaşadıkları yerler ile Erzurum, Van ve Bitlis gibi vilayetlerin bazı bölgelerinde Ermenilere özerklik tanınacağı’ iletildi. Bu, Ermenilerin öteden beri arzu ettikleri, bu uğurda can verip can aldıkları bir gelişmeydi. Avrupalı büyük güçlerin desteğine karşın bugüne dek ulaşamadıkları o büyük özerklik hayali, şimdi onlara Osmanlı yönetimi tarafından altın tepsi içinde sunuluyordu.
Teklif ilk bakışta son derece tuhaf görünüyordu. Ermenilerin, olası bir savaşta, yurttaşı oldukları devletin yanında yer almalarından daha doğal bir şey olabilir miydi? Ama Ermeni önderlerin öyle bir niyeti yoktu. Osmanlı heyetine, `Taşnak Partisi’nin savaşta tarafsız kalmayı seçtiğini’ bildirdiler. İttihatçılar, muhtemelen böyle bir şeyi bekliyorlardı ama bilmedikleri bir şey vardı: Rusya, Ermeni önderlere yalnız Kafkas Ermenistan’ını değil, Doğu Anadolu’daki Osmanlı topraklarını da kapsayan bağımsız bir devlet vaat etmişti. (G. Pastırmacıyan, Why Armenia Shold Be Free?, aktaran S. Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar)
Bu görüşme başarısızlıkla sonuçlandığı gün, Ermenilerin dini lideri Eçmiadzin Katalikosu, Rusya’nın Kafkasya Valisi Vorontzov-Daşkov’a başvurarak `Rusya’nın Ermenileri koruma altına alması ve Ermeniler için kabul edilmiş olan özerklik statüsünü değiştirerek birleşik altı vilayetin başına Rusya tarafından seçilen bir Hıristiyan vali atanması’ çağrısında bulundu. ‘Türklerin altı doğu vilayetinin ele geçirilmesine Ermenilerin yardım etmesi’ koşuluyla çağrı aynı gün kabul edildi. Bu arada Çar II. Nikola, Kafkasya’ya gelerek Ermenilere güvence verdi. Tiflis’teki Ermeni Ulusal Konseyi, şu bildiriyi yayınladı:
`Dünyanın dört yanından akın eden Ermeniler, Rus ordusunun şanlı saflarına katılmaya ve kanlarını Rus zaferi için akıtmaya hazırdırlar… Rus bayrağı İstanbul ve Çanakkale boğazlarında özgürce dalgalansın, Sayın Majesteleri, sizin iradenizle Türk boyunduruğunda kalan halklar özgürlüklerine kavuşsunlar. Hıristiyan inançlarından dolayı acı çekmiş olan Türkiye’nin Ermeni halkı, Rus koruması altında yeni ve özgür bir yaşama kavuşsunlar.’ (R. Hovannisyan, Armenian On The Road To İndependence, aktaran S. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye)
Ok yaydan fırlamıştı artık. Tiflis’ten tüm Ermeni cemaatine seferber olmaları için telgraflar çekildi; Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Türkiye’deki Ermeni önderleri gönüllü birlikler oluşturup Ruslara katılmak üzere Kafkasya’ya kaçtı. Kısa sürede binlerce Ermeni, Rus ordusunda silah altına alındı, her biri biner kişilik dört Ermeni gönüllü birliği kuruldu. İkinci Ermeni gönüllü birliğinin komutanı Osmanlı parlamentosunun eski Erzurum milletvekiliydi. Bunlar ve daha sonra silah altına alınacak Ermeniler, savaşta öncü birlikler olarak kullanılacak, kritik çatışmalarda önemli roller oynayacaklardı.
Bu gelişmeler, İttihatçıların Ermenilere bakışında büyük bir kırılmaya yol açtı. Kafkasya’ya geçen Ermenilerin Osmanlı’ya karşı savaşmaları bir yana, geride kalanların da Osmanlı askeri harekâtını başarısızlığa uğratmak için ellerinden geleni yapacaklarına kuşkuları kalmadı. Ama Enver Paşa, ordusuna güveniyordu ve Ermenilerin askeri harekâtı zaafa uğratabilecekleri yönündeki yaklaşımları çok da ciddiye almıyordu. O günlerde, Ermenilere karşı herhangi bir önlem düşünülmemesi bunun kanıtıydı.
İttihat Terakki Ermenilere düşman mıydı?
Aslında İttihatçılar başlangıçta, Ermenilerden, özellikle de Taşnak Partisi’nden böyle bir savrulma beklemiyorlardı. Zıt kutuplarda olsalar da aralarındaki dostluk ilişkisi epey eskilere dayanıyordu. İttihatçılar için aslolan, ülkedeki tüm dini ve etnik cemaatleri bir Osmanlı birliği altında toplamaktı. Abdülhamid’in istibdat rejimine karşı mücadele verirken, bir yandan da, başta Ermeni örgütleri olmak üzere çeşitli etnik siyasi grupları Osmanlı birliği fikri etrafında tek bir çatı altında birleştirmeye çalışıyorlardı. Cemal Paşa’ya göre bu çatının bir adı bile vardı: Osmanlı Birliği Komitesi. Cemal Paşa, 1907 yılında Ermeni önderleriyle Van’da yapılan görüşmelere atıfla, `Hınçak bizimle görüşmeyi reddediyor’ diye yazmıştı. Taşnak ise İttihat Terakki ile birleşmeye yanaşmamış, ancak meşrutiyeti desteklemeye söz vermişti.
Jan 17 2011 10:43AM
https://sites.google.com/site/yahudivehiristiyanlar/Home/ermeniler-resim-tablosu
Atatürk’ün mal varlığı ve mirası
Orhan Kınık Prş 18 Şub 2010, 18:22
Atatürk’ün mal varlığı ve mirası
Mustafa Kemal’ın maaşı 28 liraydı, daha sonra 150 liraya çıkmıştı. Cumhuyrbaşkanlığı maaşı 5 bin, köşk ödeneği 2 bin TL idi. Bu paraları İş bankasında biriktirmişti. Daha sonra bu parayı vasiyeti gereği CHP’ye aktarılır.
Mustafa Kemal hayatta iken Türkiyenin en zengin kişisiydi. Mal varlığı olağanüstü büyüktü. Gayrimenkul zenginiydi. Türkiyenin en büyük sanayicisi idi.
İşte Mal varlığının dökümü
-
582 dönüm çeşitli meyve bahçeleri
-
Çeşitlerde 650 bin fidan.
-
400 dönüm amerikan Asma Fidanlığı.Burada 560 bin kök bağ çubuğu
-
220 dönüm bağ.Burada 88 bin adet bağ çubuğu vardır.
-
370 dönüm çeşitli sebze yetiştirmeye elverişli bahçe.
-
220 dönüm 6 bin 600 ağaçlı zeytinlik
-
27 dönüm 1.654(bin altıyüz elli dört) ağaçlı portakallık.
-
15 dönüm kuşkonmazlık
-
100 dönüm Park ve Bahçe
-
2 bin 650 dönüm Çayır ve yoncalık
-
1.450(bin dörtyüz elli) dönüm yeni tesis edilmiş Orman.
-
148 bin dönüm ziraata elverişli arazi ve Meralar.
-
45 adet büyük ve küçük idare binası ve ikametgah,bütün mefruşat ve demirbaşları ile beraber.
-
7 adet 15 bin baş koyunluk ağıl
-
6 adet Aydos ve Toros yaylalarında tesis edilen mandıralar.
-
8 adet At ve Sığırlara mahsus ahır.
-
7 adet umumi Ambar
-
4 adet Hangar ve Sundurma
-
4 adet Lokanta,Gazino, ve eğlence yerleri,Lunapark.
-
2 adet çeşitli imalat yapan fırın.
-
2 adet, çiçek ve süsleme nebatı yetiştirmeğe mahsus yer. ( Toplam Bina 51 adet)
-
BİRA FABRİKASI : ( Yılda 7 bin hektolitre üretme kapasitesine sahip.)
-
MALT FABRİKASI :
-
BUZ FABRİKASI; ( Günde dört bin ton buz üretme kapasitesine sahip)
-
SODA ve GAZOZ FABRİKASI : Günde 3 bin şişe soda ve gazoz üretebilecek kapasitede.
-
DERİ FABRİKASI :
-
ZİRAAT ALETLERİ ve DEMİR FABRİKASI :
-
SÜT FABRİKALARI ; Biri Ankara diğeri ise Yalova’da olan bu iki fabrika günde 30 bin litre süt ve bir ton tereyağ üretme kapasitesindeydi.
-
İKİ YOĞURT İMALATHANESİ;
-
ŞARAP İMALATHANESİ: Yılda 80 bin litre şarap üretme kapasitesine sahip.
-
DEĞİRMEN
-
İstanbul’daki bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesi.
-
Biri Ankara’da,diğeri Yalova’da kurulu iki tavuk çiftliği
-
Yalova’da ki Çiftliklerde İKİ HUSUSİ İSKELE ve LİMAN TESİSATI
-
ÜÇÜ ANKARA’da ve İKİSİ İstanbul’da ‚‘BEŞ SATIŞ MAĞAZASI‘ nın bütün tesisat ve demir başları.
-
ORMAN ÇİFTLİĞİNDE; Hususi sulama tesisatı,kanalizasyon,Telefon tesisatı,elektrik tesisatı, KÜÇÜK BETON KÖPRÜLER,Hususi yollar,içme su tevziatı şebekesi.
-
YALOVA ÇİFTLİĞİNDE ; Hususi Su tesisatı,telefon tesisatı,elektrik tesisatı,küçük beton KÖPRÜLER ve yollar.
-
SİLİFKE TEKİR ÇİFLİĞİNDE ; hususi sulama tesisatı,beton köprüler.
-
Orman Çiftliğinde kurulu ÇİFTLİK MÜZESİ ve ufak mikyasta HAYVANAT BAHÇESİ tesisatı.Bunların işletme levazımı ve bütün demirbaşları.
-
13 BİN BAŞ KOYUN.Kıvırcık, Merinos,Karagül,Karaman ırklarıyla bunların melezleri.
-
443 BAŞ SIĞIR,Simental,Hollanda,Kırım,Jersey,Görensey,Hale p yerli ırklarıyla bunların melezleri,yeni üretilen Orman ve Tekir cinsleri.
-
69 BAŞ İngiliz,Arap,Macar, yerli ve bunların melezleri KOŞUM ve BİNEK ATLARI
-
2 bin 450 BAŞ Tavuk,Legorn,Rodayland ve yerli ırklar.
-
UMUMİ ‘CANSIZ‘ DEMİRBAŞLAR
-
16 adet TRAKTÖR, 13 adet HARMAN ve BİÇER DÖVER MAKİNESİ ve bilcümle ziraat işlerini görmekte bulunan Ziraat işlerini görmekte bulunan ziraat alet ve edavatının Tamamı.
-
35 Tonluk bir adet DENİZ MOTORU.Yalova çiftliğinde.
-
5 adet,Çiftliklerin nakliye işlerinde çalıştırılan KAMYON ve KAMYONET.
-
2 adet Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan BİNEK OTOMOBİLİ.
-
19 adet,Çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan,binek ve YÜK ARABASI.
( Kaynakça; İsmail Cem / Türkiye’nin Geri Kalmışlığının Tarihi )(Cem İpekci)(Abdi İpekcinin Kuzeni)
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=1608229
İsra ve Mirac
İsra ve Mirac
İsrâ, gece yürüyüşü demektir. Peygamberimizin, biraz sonra açıklayacağımız bu akıllara durgunluk veren mucizesi geceleyin olduğu için bu adı almıştır. Kur’an-ı Kerim bu olayı bu kelime ile ifade etmiştir.
Mi’rac ismi de yükseğe çıkmak manasına olan “uruc”tan alınmıştır ki merdiven, asansör demektir. Mi’rac ile ilgili hadislerde bu kelime kullanılarak “Yükseğe çıkarıldım” buyurulduğundan bu olaya “Mi’rac” da denmiştir. İslâm dünyasında bu olay genelde bu kelime ile bilinmektedir.
Sözlük anlamları bu olan İsrâ ve Mi’rac, Peygamberimizin üstün makamlara yükselişi ve Allah’ın yüce katına kabul edilişi olayıdır. Yüce yaratıcıya yakınlığın en üstün derecesi olan Mi’rac, beşer anlayışı çizgisinin ötesinde bir olaydır. Çünkü bu olayın fizik kanunları ile açıklanması mümkün değildir.
Olay Nerede ve Ne Zaman Meydana Gelmiştir
Mi’rac olayının ne zaman meydana geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi İslâmiyet’ten önce câhiliyet zamanında Araplar arasında yıl tarihin olmayışıdır.
Kesin olarak bilinen, Mi’rac’ın hicretten önce Mekke’de meydana gelmiş olmasıdır.
Tarihi, ayı ve günü konusunda birbirinden farklı rivayetler vardır. Biz zamanı da dikkate alarak önemli bazı rivâyetleri özet olarak nakletmekle yetineceğiz.
Büyük hadis ve kelâm alimi olan ve 1448-1517 tarihleri arasında yaşamış bulunan Kastalânî, Peygamberimizin hayatı üzerine yazdığı “el-Mevâhibu’l-Ledüniyye” adlı eseri ve 1710 tarihinde vefat etmiş olan Zürkânî’nin şerh ettiği bu eserde şu bilgilere yer verilmiştir: Ünlü alim ve tarihçi İbn Kuteybe (H.213-267) ile allâme İbn Abdülberr (H.368-463), Mi’rac’ın, kamerî aylardan Recep ayında olduğunu söylerler. İmam Nevevî (H.631-676) bu tarihi gerçeğe daha yakın bulur. Ayrıca hadis alimi Abdülganî el-Makdisî (H.659)’de bu tarihi kabul eder, hatta Mi’rac’ın Recep ayının 27′nci cuma gününde vuku bulduğunu söyledikten sonra: “Müslümanlar bu tarihi benimsemiş bulunuyor ve bunu en doğru rivâyet kabul ediyorlar” der.1
Mi’rac hakkındaki ihtilaf, sadece vuku bulduğu tarih konusunda değildir. Olayın nasıl olduğu, ruh ile mi cesed ile mi vuku bulduğu da ihtilaflıdır. Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber alimlerin çoğunluğuna göre Mi’rac hem ruh ve hem de cesetle birlikte meydana gelmiştir. Esasen bu konudaki âyet ve hadisler incelendiği ve Mi’rac’ın Mekke’li müşrikler arasında meydana getirdiği yankı dikkate alındığında çoğunluğun görüşünün doğru olduğu yani Mi’rac’ın hem ruh ve hem de cesedle birlikte olduğu anlayışıdır.
İşte buna göre İslâm dünyasında Mi’rac Recep ayının 27′nci gecesinde kutlana gelmiştir.
Olay Nasıl Oldu?
Buhârî ve Müslim’de yer alan rivâyetlere göre olay şöyle olmuştur:
Peygamberimiz Mekke’de, evinde iken veya Kâbe’de bulunduğu sırada Cebrâil aleyhi’s-selâm bazı meleklerle birlikte gelerek Peygamberimizin göğsünü açmışlar, içini zemzem ile yıkadıktan sonra hikmet ve iman nuru doldurmuşlardır.
Peygamberimizle ilgili göğüs açma (şerh-i sadr) denilen olay budur. Ancak bu olay ne zaman ve nerede olmuştur? Bu, ihtilaflıdır. Bazıları bunun, sütannesi Halime’nin yanında iken çocukluğunda olduğunu söylerken, diğer bazıları ise bir defa Halime yanında, bir defa da Mi’rac’tan önce olmak üzere iki defa olduğunu söylerler.
Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, bu olayı yani göğüs açma olayını manevî bir operasyon olarak değerlendirir ve: “Peygamberimizin ruhunda meleklik ruhunun üstün gelmesi, tabiat özelliklerinin yok olması, tabiatın, kudsiyet âleminin ilhamlarına tabi olması” ile yorumlamaktadır.2
Bir gün Peygamberimize soruldu:
- Ey Allah’ın Resülü, göğüs açılır mı? Peygamberimiz.
- Evet, açılır, buyurdu.
- Nasıl olur? diye sorduklarında, Peygamberimiz:
- Bir nurdur ki Allah onu mü’minin kalbine atar, o da onunla ferahlanır, açılır, buyurdu.
- Onun alâmeti nedir? dediler. Peygamberimiz:
- Aldanma yurdu (dünyadan) uzaklaşmak, ebediyet yurduna (âhirete) yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlanmaktır, buyurdu.3
Peygamberimizin Mi’rac’tan önce göğsünün açılması, o muazzam olaya bir hazırlık, göreceği olaylar karşısında rahat olması ve kendini kaybetmemesi içindir.
Daha sonra Cebrâil aleyhi’s-selâm Peygamberimizi “Burak”a bindirerek birlikte Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya geldiler. Manevî bir binit olan Burak’ı Peygamberimiz şöyle tarif ediyor: “Bu, merkepten büyük, katırdan küçük uzun ve beyaz bir hayvandı. Adımını gözünün görebildiği en son noktaya koyardı.”
İsrâ sûresinde Mi’rac’ın bu bölümü ile ilgili şöyle buyurulmaktadır:
“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan’ kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için çevresini mubarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. ”Doğrusu O, işitir ve görür.”4
Peygamberimiz burada (Peygamberlerin ruhlarına imam olarak) namaz kılmış ve bütün Peygamberler de onunla beraber kılmışlar.
Sonra Mi’rac getirildi. Mi’rac, asansör gibi yükseğe çıkaran manevî bir araçtır. Buna Cebrâil aleyhi’s-selâm ile beraber bindiler ve göklere çıktılar. Birinci semaya vardıklarında, Cebrâil aleyhi’s-selâm:
- Açınız, dedi. İçerden bir ses:
- Kimsin? diye sordu.
- Ben Cebrâil’im.
- Yanında kimse var mı?
- Muhammed (s.a.v.) var.
- Muhammed gönderildi mi? (Peygamber olarak görevlendirildi mi) Evet, gönderildi. Kapı açıldı ve Peygamberimiz birinci semâya varmış oldu. Orada, sağında ve solunda bir çok gölgeler olan bir adam gördü. Bu adam, sağına baktıkça gülümsüyor, soluna baktıkça da ağlıyordu. Peygamberimizi görünce:
- Merhaba sâlih Peygamber, hoş geldin, iyi oğul, dedi. Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selama kim olduğunu sordu. Cebrâil aleyhi’s-selam da Hz.Adem olduğunu söyledi. Etrafındaki gölgeler de onun soyu idi. Sağındakiler cennetlik olanlar, solundakiler de cehenneme girecek olanlardı. Onun için Hz.Adem sağına baktıkça seviniyor, gülüyordu. Soluna baktıkça da üzülüyor ve ağlıyordu.
Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selam’ın kılavuzluğunda yoluna devam etti. İkinci semâya vardılar. Orada birinci semâda olduğu gibi aynı sorular soruldu ve aynı cevaplar verildi. Böylece her semada bir Peygamber ile karşılaştılar. İkinci semada Yahya ve İsa, üçüncü semada Yusuf, dördüncü semada İdris, beşinci semada Harun, altıncı semada Musa ve yedinci semada İbrahim (a.s.) ile karşılaştılar. Karşılaştığı Peygamberlerin her biri kendisini selamlamış; hoş geldin salih Peygamber, iyi kardeş, dediler.
Daha sonra, “Sidretü’l-Müntehâ”ya vardılar. Sidretü’I-Müntehâ, gökleri, cennetleri kucaklayan ulu varlık ağacıdır. Peygamberlerin ve meleklerin erebildikleri ilmin son noktasıdır. Ondan ilerisine ne bir melek ne bir Peygamber yaklaşamaz. İlerisi gayb alemidir. Allah’tan başka kimsenin ilmi oraya ulaşmaz.
Peygamberimiz Sidretü’I-Müntehâ’ya varınca Necm sûresinde ifade buyurulduğu üzere: “Sidreyi bürüyen bürümüştü.”5 Yani Sidre’yi bir nûr kaplamıştı. Bundan ötesi tarif ve bayana sığmayan bir âlemdi. Buraya kadar Peygamberimize arkadaşlık ve kılavuzluk eden Cebrâil aleyhi’s-selam burada kaldı ve: “Bir parmak ucu kadar öteye yaklaşmış olsaydım yanardım” dedi.
Bundan sonra Peygamberimiz: “Refref” ile yükselip Allah’ın divanına yaklaştı. (Refref, görmeye engel geniş örtü ve perde demektir ve Allah’ın divanı hadimlerinden biridir.) Nitekim Mevlid’de Süleyman Çelebi bu anı tarif ederken:
- “Söyleşürken Cebrâil ile kelâm,
Geldi Refref önüne verdi selâm,
Aldı ol şâh-ı cihanı ol zaman
Sidreden gitti ve götürdü heman.
Mirac’ın bundan sonra ki esrar dolu ulvî sahneleri ise Necm sûresinde şöyle ifade edilmektedir.
“Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti. Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkarcılar onun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışıyor musunuz? Andolsun ki Muhammed Cebrâil’i sınırın sonunda (Sidretü’I-Müntehâ’da) başka bir inişte de görmüştür. Orada Me’vâ cenneti vardır. Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Muhammed’in gözü oradan ne kaydı ne de onu aştı. Andolsun ki Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü.”6
Âyet-i Kerîme’lerde Peygamberimize vahyedildiği bildiriliyor, ancak neyin vahyedildiği açıklanmıyor.
Bu makamda Peygamberimize üç ilâhî ihsanda bulunulduğu hadis-i şeriflerde ifade buyuruluyor. Bunlar:
1. Beş vakit namaz. Mi’rac hediyesi olarak Peygamberimizin getirdiği beş vakit namaz, aynı zamanda mü’minin Mi’rac’ı sayılmıştır.
2. Allah’a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesidir.
3. Bakara sûresinin sonundaki üç âyet ki, İslâm’ın temel inanç esaslarını tamamlamakta ve müslümanların çektiği üzüntü ve sıkıntıların sona erdiği müjdelenmektedir.
Âyet-i Kerimeler şöyledir:
“Gökte ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğine azap eder. Allah her şeye kadirdir.
“Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine iman ettiler. Rabbimiz! affına sığındık, dönüş sanadır, dediler.
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde yükümlü kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendisine, yaptığı kötülük de kendisinedir. Rabbimiz! unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbim, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.”7 Âmîn.
İşte Peygamberimiz bu müjdelerle Mi’rac’tan dönüyordu.
Peygamberimiz Mi’rac’ta Allah’ı Gördü mü?
Yukarda özetlediğimiz Mi’rac, Peygamberler arasında yalnız Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e nasip olmuştur.
Muhammed’den diğer yok dahil olmuş Kabe Kavseyn’e,
Kirâm-ı Enbiyâ’dan girmedi bir ferd o mabeyne,
Haremgâh-ı visale Ahmed’i tenha alıp Mevlâ,
O halvet mahsus oldu Hazret-i Sultan-ı Kevneyne.
Yani Muhammed’den başka Kabe Kavseyn’e giren yoktur. Büyük Peygamberlerden hiç kimse o saraya girmedi. Sevgili ile buluşma haremine yüce Allah Ahmed’i yalnız aldı. O başbaşa kalma iki cihan sultanına tahsis edildi.
Olay esnasında Peygamberimiz pek çok ilâhî âyetler görmüştür ki, sahih hadislerde bunlara işaret buyurulmuştur. Esasen Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin Mi’rac sebebi açıklanırken, “Kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için” buyurulmuştur. O gece Peygamberimiz pek çok şey gördü, ancak Allah’ı gözleriyle görmüş müdür? Bu hususta ne Kur’an-ı Kerîm’de ve ne de hadislerde kesin bir ifade bulunmamaktadır. Bunun için bu konuda İslâm âlimleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu husus ile ilgili görüşlere ve bu görüşlerin dayandığı delillere yer vermeden önce bir hususu açıklamakta yarar vardır. O da Allah’ı görmenin caiz olup olmadığı husustur.
Akaid kitaplarında konu ile ilgili şu ifade yer almaktadır:
”Allah’ı görmek aklen câiz ve naklen sâbittir.”8 Yani Alllah’ı görmenin imkânsız olduğuna dair aklî bir delil bulunmamaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de de Allah’ın görülebileceğini gösteren âyetler vardır. Nitekim:
“Mûsa”, Ey Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım”dedi. Allah, sen beni göremezsin, ama dağ yerinde kalırsa sen de benigöreceksin, buyurdu.”9
Bu âyet-î kerîme Allah’ı görmenin mümkün olduğuna iki yönden delâlet etmektedir.
Birisi, Hz. Mûsa Allah’ı görmek istemiştir. Eğer Allah’ın görülmesi mümkün olmasaydı, o, böyle bir istekte bulunmayacaktı. Çünkü bir Peygamberin Allah hakkında caiz ve mümteni olan şeyleri bilmesi gerekir.
Diğeri ise, Allah Teâlâ yüce zâtının görülmesini dağın yerinde kalmasına bağlamıştır. Dağın yerinde kalması ise mümkün olan bir şeydir. O halde Allah’ın görülmesi de mümkündür.10
Ayrıca mü’minlerin kıyâmet günü Allah’ı göreceklerine dair ayetler ve sahih hadisler vardır.11
Bu kısa açıklamadan sonra şimdi konumuza dönelim ve Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı görüp görmediğini inceleyelim.
Mi’rac olayına ışık tutan âyetlerde Peygamberimizin Allah’ı gördüğüne dair açık bir şey yoktur. Bu olayın bazı safhalarını açıklayan âyetler ashab-ı kirâm tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Kadı Iyad (H.476-544) İslâm âlimlerinin bu konuda farklı görüşler ortaya koyduklarını söylüyor.
Hz. Aişe ve taraftarları Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı gözleri ile uyanık halde görmediğini söylerken, İbn Abbas (r.a.) ve onun görüşünü benimseyenler, bunun aksini savunarak Allah’ı gördüğünü iddia ediyorlar.
Mesrûk (r.a.) şöyle demiştir. Hz. Aişe’ye:
- Vâlide, Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü mü? dedim. O:
- Söylediğin sözlerden tüylerim diken diken oldu. Nasıl oluyor da bunu bilmiyorsun. Üç şey vardır ki, onları her kim sana söylerse yalan söylemiş olur:
- Her kim Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü derse yalan söylemiş olur, dedi ve sonra:
“Onu gözler idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrak eder. O, gerçek Iütuf sahibidir. Her şeyden de haberdardır.”12
“Ya bir vahiy ile bir perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi olmadıkça, Allah’ın hiçbir beşere söz söylemesi vaki olmamıştır.”13
Âyetlerini okudu.
Sana her kim yarın ne olacağını bildiğini söylerse yalan söylemiş olur dedi ve:
“Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez.”14 Âyetini okudu.
Her kim sana Peygamberin bir şey sakladığını söylerse yalan söylemiş olur, dedi ve:
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah’ın Peygamberliğini tebliğ ve ifa etmemiş olursun.”15 Ayetini okudu. (Hz.Aişe devamla) Fakat Peygamberimiz Cebrâil (a.s.)’i kendi sûretinde iki defa gördü, dedi.16
İbn Mes’ûd (r.a.) da Hz.Aişe’nin görüşündedir.17
Ebû Zer (r.a.) da şöyle demiştir: “Peygamberimize sordum:
- Ey Allah’ın Resûlü, Rabbini gördün mü? dedim. Peygamberimiz:
- O, bir nûr, O’nu nasıl göreyim, buyurdu.18
Hz. Aişe ve onunla birlikte ashaptan bazılarının, Peygamberimizin, Allah’ı gördüğünü kabul etmemelerine karşılık İbn-i Abbas (r.a.) ve onunla birlikte diğer bazı sahabiler ve bazı İslâm âlimleri Mi’rac’da Peygamberimiz Allah’ı görmüştür, demişlerdir.
İkrime (r.a.) Şöyle demiştir: “İbn Abbas (r.a.): “Muhammed, (s.a.v.) Rabbini gördü.” dedi. Ben:
“Gözler O’nu idrak edemez.” buyurulmuyor mu? dedim, İbn Abbas:
- Allah gerçek nuru ile tecelli ettiği zaman öyledir, diye cevap verdi.19
Yine İbn Abbas (r.a.): “İbrahim (a.s.)’ın Allah’ın dostu olmasına, Mûsa (a.s.)’ın Allah ile konuşmasına ve Muhammed (a.s.)’ın Allah’ı görmesine şaşıyor musunuz?” demiştir.20
Görülüyor ki, Peygamberimizin Mi’rac’da Allah’ı görüp görmediği konusunda iki görüş vardır. Hz. Aişe ve taraftarlarına göre Peygamberimiz, Allah’ı görmemiş; İbn Abbas ve onun görüşünde olanlara göre ise Allah’ı görmüştür.
Bu incelemeden de anlaşılacağı üzere bu hususu ifade eden kesin bir şey yoktur. Sadece Mi’rac’tan söz eden âyetlerin bir kısmının ashap tarafından farklı yorumlanması sonunda bu görüşler ortaya çıkmış bulunmaktadır. Esasen Hz. Aişe ile İbn Abbas (r.a.) da onun kalbi ile Allah’ı görmüş olduğunu iddia etmiş olması muhtemeldir. Böylece her ikisinin görüşü telif edilmiş olur. Nitekim İkrime’nin İbn Abbas (r.a.)’dan rivayetine göre, İbn Abbas şöyle demiştir:
”Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.” Âyet-i kerimesinin tefsirinde, “O’nu kalbi ile gördü.” demiştir.21 Ata’nın da İbn Abbas’tan aynı mealde rivâyeti vardır.22 Hatta İbn Abbas (r.a.)’ın: “Resûlullah Rabbini gözü ile değil, kalbi ile görmüştür.” dediği de rivayet edilmiştir.23
Bunun içindir ki Said İbn Cübeyr: “Peygamberimiz Rabbini gördü diyemem, görmedi de diyemem.” dediği rivayet edilmiştir.24
En doğrusunu Allah bilir.
Evet, değerli mü’minler, Peygamberimiz böylece bu mübarek yolculuğu tamamlayarak aynı gece evine döndü.
Mi’rac’ın Yankıları
Peygamberimiz evine döner dönmez gece olup bitenleri ailesine ve arkadaşlarına anlattı. Her söylediğinin gerçek olduğunda şüphe olmayan Peygamberimize ailesi ve arkadaşları inanmıştı. Mekke’lilerin bazıları olayı duyar duymaz şaşkına dönmüşler; bir gecede bu kadar yer hiç gezilir mi demişlerdi. Çünkü onlar Mi’rac’taki üstün gerçekleri kavrayacak seviyede değillerdi. Bu sebeple Mi’rac olayı kendilerine anlatılınca inanmadılar. Her şeyi maddî ölçülere göre değerlendirdikleri için böyle şey olur mu? dediler. Kainatta olup bitenlerden, Allah’ın sonsuz kudretinden haberleri yoktu. Her yeni şeye karşı gelen câhil halk seviyesinden yükselmiş değillerdi. Kervanların bir ayda gidip bir ayda geldikleri mesafeyi Muhammad (s.a.v.) bir gecede nasıl alabilecek, dediler. Halbuki Hz. Muhammed onların kullandıkları vasıtaları kullanmış değildi. O, Burak’a binmişti. Burak, şimşek manasındaki berk kökünden gelir. O halde Mi’rac’ta şimşek sür’ati vardır.
Evet, değerli mü’minler, Mekke’liler bu olay karşısında şaşkına döndüler. Hemen Ebû Bekir (r.a.)’e koştular ve Peygamberimizin İsrâ’ya dair verdiği haberi ona naklettiler. Hz. Ebû Bekir onlara:
- Muhammed’in doğru sözlü olduğuna kanaatim vardır. Bu kanaatimi size de bildiririm, dedi. Onlar:
- Demek Muhammed (s.a.v.)’in bir gecede Mescid-i Aksâ’ya gidip sonra dönüp geldiğini sen de tasdik mi ediyorsun? dediler. Hz.Ebû Bekir:
- Evet, tasdik ediyorum. Değil bu, bundan daha ziyade uzaklarına da meleklerin gökten haber getirdiklerine de inanmışımdır, dedi. Bu cihetle Ebû Bekir (r.a.)’e “Sıddık” denildi.
Peygamberimizin daha önce Mescid-i Aksâ’ya gitmediğini biliyorlardı. Onun için kendisine Mescid-i Aksâ ile ilgili sorular sordular. Peygamberimiz çok bunaldı. Çünkü bir an uğrayıp geçtiği bir yer hakkında ne kadar bilgisi olabilirdi. Kendisi bu anı şöyle anlatıyor:
“Kureyş beni yalanlayınca Mescid-i Haram’a gidip Hicr’de ayakta durdum. Bundan sonra Allah bana Beyt-i Makdis ile gözümün arasındaki mesafeyi kaldırdı da ne sordularsa bakarak haber vermeye başladım.25
İşte Mi’rac ve safhaları kısaca böyle.
Mi’minin Mi’rac’ı sayılan namazın farz kılındığı bu mübarek gecede yüce yaratıcıya yönelmeli, O’ndan af ve bağış dilemeliyiz. Birbirimize sevgi ile yaklaşmalı düşmanca davranışlardan uzak durmalıyız. Sağlıkla kavuştuğumuz bu kutlu günleri değerlendirmeli ve Allah’ın Iütfettiği sayısız nimetlerine şükretmeliyiz.
Bu duygularla hepinizin Mi’rac kandilini kutlar, bu mübarek gecenin hepimiz için hayra vesile olmasını yüce Mevlâ’dan dilerim.
DİPNOTLAR
1 Zurkânî, c. I, s. 307-308.
2 Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, Hüccetüllahi’l-Baliğa, c. II, s. 866.
3 İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm, c. II, s.174.
4 İsrâ, 1.
5 Necm, 5.
6 Necm, 10-18.
7 Bakara, 284-286.
8 el-Îcî, Şerhu’I-Mevakıf, c. II, s. 368.
9 A’raf, 143.
10 Şerhu’I-Mevakıf, c. II, s. 368.
11 Kıyame, 23; Mutaffifîn, 15; Yunus, 26; Buhari, Salât, 16; Müslim, Mesâcid, 37.
12 En’am, 103.
13 Şûra, 51.
14 Lokman, 34.
15 Maide, 67.
16 Buhari, Tefsîru’I-Kur’an, Sûre ve’n-Necm, 1; Müslim, İman, 77.
17 Askalânî, Fethu’I-Bârî, c. IX, s. 493, Mısır, 1948.
18 Müslim, İman, 78.
19 Tirmizî, Tefsîru’I-Kur’an, 54.
20 Fethu’I-Bârî, c. VIII, s. 492.
21 Necm, 11.
22 Umdetü’I-Kârî, c. XIX, s. 199.
23 Müslim, İman, 77.
24 Aliyyü’I-Kârî, Şifa Şerhi, c. I, s. 422.
25 Buhari, Menakıp, 41; Müslim, İman, 75.
(Diyanet İşl. Bşk.)
Alıntı
YEMİN-şiir
Yemin
Canım sağ oldukça rahmetli babam
Susarsam,hakkını helal etmesin
Ak sütün emziren ihtiyar anam
Susarsam hakkını helal etmesin.
Yerindedir daha aklım iradem
Ve işte yeminim, işte ifadem
İlk insan, ilk nebi Hazreti Adem,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Meylim ne şöhrete, ne saltanata;
Hak için sarıldım ben bu sanata;
Kür-Şad, Bilge Kağan, Oğuzhan ata,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Önünde dururken Türklüğün hali,
Susup da boynuma almam vebali;
Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali(R.A)
Susarsam hakkını helal etmesin.
Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan,
Bana zindan olur Maraş, Elbistan
İbni Sina, Dedem Korkut , Alparslan
Susarsam hakkını helal etmesin
İmanda bu fire, zillete bu zam!
Doymuyor yüreğim ne kadar yazsam
Farabi, Gazali, İmamı Azam,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Nusret versin yeri göğü yaratan
Çekip çıkartalım akı karadan
Ertuğrul Bey, Osman Gazi, Murat Han,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Ülküm aşk çölünde Veysel Karani
Ulubatlı Hasan eyler göreni
Fatih, Ak Şemsettin, Molla Gürani
Susarsam, hakkını helal etmesin
Bu yol bahadırlar, ermişler yolu;
Kendini davaya vermişler yolu!
Şeyh Mevlana, Derviş Yunus, Köroğlu,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Türkçe sevdalanan İslamca yanan
Adar milletine bir değil bin can
Yavuz Sultan Selim, Barbaros, Sinan
Susarsam hakkını helal etmesin.
Uyutulmuş köy, nahiye, ilçe, il
Yüreğimi yetmiş yerden yara bil;
Mehmet Akif, Osman Batur, Şeyh Şamil
Susarsam hakkını helal etmesin.
Usta savaşçılar, genç mücahitler
İmkanıma hizmetime şahitler
Başbuğ, ülküdaşlar, aziz şehitler,
Susarsam hakkını helal etmesin.
İçimde İslam’ın ince manası
Önümde Türklüğün soylu davası
Of’lu Kör Şakir’in Elif anası
Susarsam hakkını helal etmesin.
Sevdim, milletime gönlümü verdim
Zalimin zulmüne göğsünü gerdim
Kırıkhanlı Kazım, Niksarlı Nedim
Susarsam hakkını helal etmesin
Kemal’imiz, Turan’ımız, Hacı’mız
Beraberdir sevincimiz, acımız
Mut’ta davar güden Zeynep bacımız
Susarsam hakkını helal etmesin.
Mühim değil güceneni, küseni
Allah sevmez haksızlığa susanı
Yozgat’ın Yerköy’lü Yetim Hasan’ı
Susarsam hakkını helal etmesin.
Komünist, siyonist, pusudan çıktı
Dinime saldırdı, töremi yıktı
Gönen’li Gülizar, Bünyan’lı Sıtkı,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Yurdun bir kağıttır ışık beyazı
Üstünde insanlar mukaddes yazı
Genci ihtiyarı gelini kızı
Susarsam hakkını helal etmesin.
Mazlumlar hakkını almayıp ele,
Günü gün edersem zalimler ile
Evdeşim, öz kızım, öz oğlum bile
Susarsam hakkını helal etmesin.
Allah rızasıdır arzum, emelim!
Bu necip milleti ondan severim
Hazreti Muhammed(S.A.V) gerçek rehberim
Susarsam hakkını helal etmesin.
Abdurrahim Karakoç
Yemin
Canım sağ oldukça rahmetli babam
Susarsam,hakkını helal etmesin
Ak sütün emziren ihtiyar anam
Susarsam hakkını helal etmesin.
Yerindedir daha aklım iradem
Ve işte yeminim, işte ifadem
İlk insan, ilk nebi Hazreti Adem,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Meylim ne şöhrete, ne saltanata;
Hak için sarıldım ben bu sanata;
Kür-Şad, Bilge Kağan, Oğuzhan ata,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Önünde dururken Türklüğün hali,
Susup da boynuma almam vebali;
Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali(R.A)
Susarsam hakkını helal etmesin.
Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan,
Bana zindan olur Maraş, Elbistan
İbni Sina, Dedem Korkut , Alparslan
Susarsam hakkını helal etmesin
İmanda bu fire, zillete bu zam!
Doymuyor yüreğim ne kadar yazsam
Farabi, Gazali, İmamı Azam,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Nusret versin yeri göğü yaratan
Çekip çıkartalım akı karadan
Ertuğrul Bey, Osman Gazi, Murat Han,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Ülküm aşk çölünde Veysel Karani
Ulubatlı Hasan eyler göreni
Fatih, Ak Şemsettin, Molla Gürani
Susarsam, hakkını helal etmesin
Bu yol bahadırlar, ermişler yolu;
Kendini davaya vermişler yolu!
Şeyh Mevlana, Derviş Yunus, Köroğlu,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Türkçe sevdalanan İslamca yanan
Adar milletine bir değil bin can
Yavuz Sultan Selim, Barbaros, Sinan
Susarsam hakkını helal etmesin.
Uyutulmuş köy, nahiye, ilçe, il
Yüreğimi yetmiş yerden yara bil;
Mehmet Akif, Osman Batur, Şeyh Şamil
Susarsam hakkını helal etmesin.
Usta savaşçılar, genç mücahitler
İmkanıma hizmetime şahitler
Başbuğ, ülküdaşlar, aziz şehitler,
Susarsam hakkını helal etmesin.
İçimde İslam’ın ince manası
Önümde Türklüğün soylu davası
Of’lu Kör Şakir’in Elif anası
Susarsam hakkını helal etmesin.
Sevdim, milletime gönlümü verdim
Zalimin zulmüne göğsünü gerdim
Kırıkhanlı Kazım, Niksarlı Nedim
Susarsam hakkını helal etmesin
Kemal’imiz, Turan’ımız, Hacı’mız
Beraberdir sevincimiz, acımız
Mut’ta davar güden Zeynep bacımız
Susarsam hakkını helal etmesin.
Mühim değil güceneni, küseni
Allah sevmez haksızlığa susanı
Yozgat’ın Yerköy’lü Yetim Hasan’ı
Susarsam hakkını helal etmesin.
Komünist, siyonist, pusudan çıktı
Dinime saldırdı, töremi yıktı
Gönen’li Gülizar, Bünyan’lı Sıtkı,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Yurdun bir kağıttır ışık beyazı
Üstünde insanlar mukaddes yazı
Genci ihtiyarı gelini kızı
Susarsam hakkını helal etmesin.
Mazlumlar hakkını almayıp ele,
Günü gün edersem zalimler ile
Evdeşim, öz kızım, öz oğlum bile
Susarsam hakkını helal etmesin.
Allah rızasıdır arzum, emelim!
Bu necip milleti ondan severim
Hazreti Muhammed(S.A.V) gerçek rehberim
Susarsam hakkını helal etmesin.
Abdurrahim Karakoç
Canım sağ oldukça rahmetli babam
Susarsam,hakkını helal etmesin
Ak sütün emziren ihtiyar anam
Susarsam hakkını helal etmesin.
Yerindedir daha aklım iradem
Ve işte yeminim, işte ifadem
İlk insan, ilk nebi Hazreti Adem,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Meylim ne şöhrete, ne saltanata;
Hak için sarıldım ben bu sanata;
Kür-Şad, Bilge Kağan, Oğuzhan ata,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Önünde dururken Türklüğün hali,
Susup da boynuma almam vebali;
Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali(R.A)
Susarsam hakkını helal etmesin.
Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan,
Bana zindan olur Maraş, Elbistan
İbni Sina, Dedem Korkut , Alparslan
Susarsam hakkını helal etmesin
İmanda bu fire, zillete bu zam!
Doymuyor yüreğim ne kadar yazsam
Farabi, Gazali, İmamı Azam,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Nusret versin yeri göğü yaratan
Çekip çıkartalım akı karadan
Ertuğrul Bey, Osman Gazi, Murat Han,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Ülküm aşk çölünde Veysel Karani
Ulubatlı Hasan eyler göreni
Fatih, Ak Şemsettin, Molla Gürani
Susarsam, hakkını helal etmesin
Bu yol bahadırlar, ermişler yolu;
Kendini davaya vermişler yolu!
Şeyh Mevlana, Derviş Yunus, Köroğlu,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Türkçe sevdalanan İslamca yanan
Adar milletine bir değil bin can
Yavuz Sultan Selim, Barbaros, Sinan
Susarsam hakkını helal etmesin.
Uyutulmuş köy, nahiye, ilçe, il
Yüreğimi yetmiş yerden yara bil;
Mehmet Akif, Osman Batur, Şeyh Şamil
Susarsam hakkını helal etmesin.
Usta savaşçılar, genç mücahitler
İmkanıma hizmetime şahitler
Başbuğ, ülküdaşlar, aziz şehitler,
Susarsam hakkını helal etmesin.
İçimde İslam’ın ince manası
Önümde Türklüğün soylu davası
Of’lu Kör Şakir’in Elif anası
Susarsam hakkını helal etmesin.
Sevdim, milletime gönlümü verdim
Zalimin zulmüne göğsünü gerdim
Kırıkhanlı Kazım, Niksarlı Nedim
Susarsam hakkını helal etmesin
Kemal’imiz, Turan’ımız, Hacı’mız
Beraberdir sevincimiz, acımız
Mut’ta davar güden Zeynep bacımız
Susarsam hakkını helal etmesin.
Mühim değil güceneni, küseni
Allah sevmez haksızlığa susanı
Yozgat’ın Yerköy’lü Yetim Hasan’ı
Susarsam hakkını helal etmesin.
Komünist, siyonist, pusudan çıktı
Dinime saldırdı, töremi yıktı
Gönen’li Gülizar, Bünyan’lı Sıtkı,
Susarsam hakkını helal etmesin.
Yurdun bir kağıttır ışık beyazı
Üstünde insanlar mukaddes yazı
Genci ihtiyarı gelini kızı
Susarsam hakkını helal etmesin.
Mazlumlar hakkını almayıp ele,
Günü gün edersem zalimler ile
Evdeşim, öz kızım, öz oğlum bile
Susarsam hakkını helal etmesin.
Allah rızasıdır arzum, emelim!
Bu necip milleti ondan severim
Hazreti Muhammed(S.A.V) gerçek rehberim
Susarsam hakkını helal etmesin.
Abdurrahim Karakoç
Cenâze namazında aranan şartlar
-
-Ölenin Müslüman olması. Müslüman olduğu bilinmeyen, bu hususta hâli gizli olan kimsenin cenâze namazı kılınmaz. Ölenin müslüman olduğuna muteber şâhid ve delil lâzımdır .
-
-Ölünün yıkanarak temiz kefene sarılmış olması.
-
-Ölünün, imam ve cemaatin önünde olması.
-
-Ölünün tamamının veya bedeninin çoğunun mevcut olması. Eğer bedeninin çoğu gitmiş veya başsız olarak yarısı varsa namazı kılınmaz, yıkanmaz. Bir beze sarılarak gömülür.
Kadının Namazı Evinde Olmalıdır
Kadının Namaz
الحديث الثامن والعشرون
عَنْ ابْنِ مَسْعودٍ رَضيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ قَالَ: صلّى اللّه عليه وسلّم النِّساءُ عَوْرَةٌ وَإِنَّ الْمَرْأَةَََ لَتَخْرُجُ مِنْ بَيْتِهَاوَمَابِهاباسٌ فَيَسْتَشْرِفُهاالشَّيطانُ فَيَقولُ إِنَّكِ لاتَمُرِّينَ بِأحَدٍإِلاَّ أعْجبَتْهِ وإِنَّ المَرأةََ لَتَلْبِسُ ثِيَابَها فَيُقالُ أيْنَ تُريدين.? فَتقولُ أَعودُ مَريدضًا أَو أشْهَدُ جَنازَةً. أَوأُصَلِّي فِي مَسْجِدٍ وَمَاعَبَدَت امْرَأةٌربَّهامِثْلَ أَنْ تَعْبُدُهُ فِي مَسْجِدٍ.
Yirmi sekizinci hadis. İbn-i Mes’ud’dan
[Kadınlar tamamen avrettir.Muhakkak kadın,günahsız olarak evinden çıkar,hemen kendisini gözeten şeytan yanına yaklaşır.(Sen kimin yanından geçersen o seni takdir eder ve güzelliğine hayran kalır.)der.Kadın süslendiğinde(Nereye gidiyorsun)denildiği zaman,(Hastayı ziyaret veya cenazeyi techiz veya camide namaz kılmaya gidiyorum.)der.Halbuki evinde olduğu gibi hiçbir yerde Rabbine ibadet etmiş olamaz.]
____________
İZAHI: Hastanın ziyaret edilmesi,cenazenin techiz ve tekfinine gidilmesi,camide ibadet edilmesi kadın için caiz ise de fitneye vesile olmaması için evinden ayrılmaması daha uygun ve evladır.Hele genç kadınalr için hiç de ruhsat yoktur.Böyle bir çıkıştan şiddetle hazer etmelidir.
CHP İş Bankası Zengini
CHP İş Bankası Zengini
O nasıl oluyor. Hibe yoluyla. Siyasi Partiler Yasası’na göre hibe vermek de suç. O da siyasi partileri sorumluluktan kurtarmıyor. İş Bankası’nın üçte birine ortak olmak muazzam bir sermayedir.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle sermaye sahibi bir parti yok. ABD’de dahi banka sahibi başka bir parti yoktur.
CHP dışında başka bir parti bir bankaya ortak olsa ne olur, en azından kıyametin küçüğü kopar. Bu nedenle diyorum ki CHP, Türkiye’de özel olarak korunmaktadır’ dedi.
İşte CHP’nin ortak olduğu şirketler
FİNANS GRUBU:
* Arap-Türk Bankası A.Ş.
* İşbank GmbH
* Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş.
* Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi
* Anadolu Hayat Emeklilik A.Ş.
* Milli Reasürans T.A.Ş.
* İş Dublin Financial Services Plc.
* İş Finansal Kiralama A.Ş.
* İş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.
* İş Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
CAM GRUBU:
* Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş.
* Camiş Madencilik A.Ş.
* Çayırova Cam Sanayii A.Ş.
TELEKOMÜNİKASYON GRUBU:
* Avea İletişim Hizmetleri A.Ş.
* İş Net Elektronik Bilgi Üretim Dağıtım Ticaret ve İletişim Hizmetleri A.Ş.
SANAYİ VE HİZMET GRUBU:
* Antgıda Gıda Tarım Turizm Enerji ve Demir Çelik Sanayi Ticaret A.Ş.
* Bayek Tedavi Sağlık Hizmetleri ve İşletmeciliği Camiş Yatırım Holding A.Ş.
* İş Merkezleri Yönetim ve İşletim A.Ş.
* Kültür Yayınları İş-Türk Ltd.Şti.
* Nemtaş Nemrut Liman İşletmeleri A.Ş.
* Trakya Yatırım Holding A.Ş.
* Türk Pirelli Lastikleri A.Ş.
(Yeni Şafak, Behçet Güngör, 2008)
CHP, gasp ettiği TTK ve TDK gelirlerini ödemelidir…
Başbakan Erdoğan’ın mal beyanında bulunmayışını üzüntüyle karşıladık.
Teşbihte hatâ olmaz; Başbakan’ın bu tavrını, gâvura kızıp orucu bozmak şeklinde yorumluyor ve muhalefetle bu konudaki sürtüşmesi gündemden uzaklaşınca, fazla vakit geçirmeden mal bildirimini açıklaması gerektiğini vurgulamak istiyoruz.
Başbakan’ın, bu polemik sırasında çok önemli bir iddiası oldu. Erdoğan, dünyanın hiçbir ülkesinde banka sahibi partinin bulunmadığını ve CHP’nin Türk Tarih Kurumu (TTK) ile Türk Dil Kurumu’nun, (TDK) Atatürk’ün vasiyeti gereği alması gereken 111 trilyonun üzerine oturduğunu söyledi.
CHP sözcüleri de buna, Türkiye İş Bankası’ndan CHP’ye para aktarılmadığını ve TTK ile TDK’nın Atatürk’ün miras bıraktığı kurumlar olmadığını söyleyerek cevap verdiler.
* * *
Bir milletin tarihi ve dili en kıymetli hazinesidir. Büyük Atatürk bu gerçeği çok iyi kavramış bir liderdi. O’nun emriyle 15 Nisan 1931′de TTK ve 12 Temmuz 1932′de TDK kuruldu.
Atatürk’ün son katıldığı TDK kurultayındaki son tüzükte, TDK Başkanı Millî Eğitim Bakanı idi. Daha sonra TDK’da devamlı tüzük değişikliği yapıldı.
Meselâ, 1951′de Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Kurumun bilimsel hüviyetine hürmeten başkanlığı bıraktı.
Zaten Atatürk de 1 Kasım 1936 tarihinde yaptığı TBMM açış konuşmasında, kurumların birer ‘ulusal akademi’ hâline gelmesini istediğini söylemişti.
Ancak 1960′lı yıllarda bu kurumlar tamamen değiştirilerek Atatürk’ün işaret ettiği konumdan uzaklaştılar.
Lâkin mirasından pay almaya devam ettiler.
1983 yılında çıkarılan 2876 sayılı kanunla ‘Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’ kuruldu. Bu kurum Anayasa’nın 134. maddesine göre bir anayasal kurum hüviyetine sahip oldu.
Bu kanunla TTK ve TDK, nihayet Atatürk’ün istediği duruma getirilmişlerdi. Yüksek Kurum içerisinde TTK ve TDK’nın tüzel kişilikleri devam ediyordu.
* * *
Esasen Anayasa’nın 134. maddesinin ikinci fıkrasında, ‘Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen malî menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir’ şeklinde açık ve âmir hükmü bulunmaktadır.
Bu hükme rağmen CHP, kurumların gelirlerini vermeyince mahkemeye gidildi. Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 3.11.1993 tarih ve 993/444 E, 993/724 K sayılı kararına göre TDK ile TTK’nın Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirttiği kurumlar olduğu tesbit edildi.
Karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 20.9.1994 tarih ve 994/1745-7339 sayılı ilâmı ile onanarak kesinleşti.
Şimdi sıkı durunuz. Bundan sonra 1 Ocak 1997 tarihinde TTK ve TDK ile CHP arasında bir ‘Antlaşma’ imzalanıyor.
Bu sözleşmeyi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve o zamanki TDK Başkanı Prof. Dr. Ahmet B. Ercilâsun imzalıyorlar.
Sözleşme uyarınca arada çamura da yatsa CHP 2000 yılına kadar kurumlara gelirlerini ödüyor.
Ancak en son 1999′da ödeme yaptıktan sonra son 6 yıldır tek kuruş ödemiyor ve TTK ile TDK’nın CHP’den (İş Bankası’ndan) 111 trilyon alacağı birikiyor.
Bu arada kurumlara devlet bütçesinden de ödeme yapılmadığı için kurumlar görevlerini yapmakta güçlük çekiyorlar. Hattâ TDK, 2004 yılında personeline maaş ödeyemez duruma düşüyor.
Şimdi düşünebiliyor musunuz, bir tarafta her gün tecavüze uğrayan tarihimiz ve dilimiz, diğer tarafta gasbettiği paralarla bu hayatî konularda araştırma yapılmasını engelleyen CHP…
* * *
Bir de kalkıp mirasın tek kuruşunu partiye harcamadık demezler mi… Peki, yıllardır Banka yönetim kurulundaki 3 CHP temsilcisine ne demeli? Dünyanın neresinde siyasî partilerin banka yönettiği görülmüştür?..
Bu durum Anayasa’nın 68. maddesinin son fıkrasına ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 61. ve 68. maddelerine de açıkça aykırıdır.
Bu itibarla:
1. TTK ve TDK’nın alacakları devlet eliyle tahsil edilmelidir.
2. CHP-İş Bankası ilişkisi TBMM’de kurulacak bir Araştırma Komisyonu tarafından incelenmelidir.
CHP ve İş Bankası tarihçesi…
55 yıl önce CHP’nin mal varlığına el kondu
Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleriyle ilgili tartışmanın yanısıra CHP’nin mal varlığı da polemik konusu oldu. 1951′de CHP’nin mal varlığı Hazine’ye devredildi.
Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nu CHP ile karşı karşıya getiren Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleriydi.
Atatürk’ün vasiyeti gereği CHP, her yıl Atatürk’ün nakit ve hisselerinden elde edilen nemayı yarı yarıya bu iki kuruma paylaştıracaktı.
İş Bankası, Atatürk’ün talimatıyla Celal Bayar tarafından kuruldu. Bayar, ilk genel müdürdü. Banka, devlet desteğiyle büyüdü. 1 milyon lira sermaye ile kurulan bankanın ilk 250 bin lirasını Atatürk verdi.
Bu 250 bin lira, Hintli Müslümanların Milli Mücadele sırasında gönderdikleri 500 bin liradan arta kalandı. Paranın diğer kısmı Milli Mücadelede harcandı.
Atatürk’ün hisseleri, uluslararası İslami dayanışmanın gereği olarak Hintli Müslümanların gönderdiği parayla alındı.
İş Bankası eski Yönetim Kurulu üyesi CHP’li Cezmi Kartay anılarında, Hindistan’dan gelen paranın yanı sıra Mısır Hidivi Abbas Hilmi’nin Türk uyrukluğuna geçmesi nedeniyle CHP’ye bağışladığı 900 bin lira ile, Atatürk’e özel idareler, belediyeler ve şahıslar tarafından armağan edilen taşınmazların da CHP’ye geçtiğini aktarır.
ÖZEL KANUN ÇIKARILDI
1927′de yaptığı açıklamada Atatürk kendisine yapılan bütün bağışları CHP’ye devredeceğini söyler. Atatürk, ‘Ben Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Genel Başkanıyım, CHF Anadolu’ya ayak bastığım andan itibaren benimle çalışan Anadolu Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nden doğmuştur.
Bu teşekküle tarihen bağlıyım’ diyordu. Anadolu Ajansı açıklamayı ‘Ulvi bir feragat: Gazi, bütün emlakini Fırkaya veriyor’ başlığıyla duyurdu.
Atatürk 1933′te mal varlığını özel bir kanunla CHP’ye bağışladı.
Atatürk mal varlığını inkılabın derinleşip kökleşmesinde ve milli gidişin ileri hamlelerle kuvvetlendirilmesinde tayin buyuracakları kayıtlar altında tasarruf edilmek üzere CHP’ye vasiyet yoluyla bırakıyordu.
Atatürk, ölümünden önce de İş Bankası’ndaki nakit ve hisse senetlerinin yönetimini de CHP’ye bıraktı.
İSMET PAŞA’YA MAAŞ BAĞLAMIŞ
Atatürk’ün vefatıyla İş Bankası’ndaki nakit parası ve hisselerin yönetimi CHP’ye geçti. CHP, bu hisselerin çıplak mülkiyetine sahip olurken, nakit ve hisselerin nemalandırılması görevi İş Bankası’na aitti.
Vasiyette TDK ve TTK’ın dışında, yaşadıkları sürece manevi çocuklarına her ay para verilecekti. İsmet İnönü’nün çocuklarına da yüksek tahsilleri sağlanacaktı.
Atatürk vefat ettiğinde İş Bankası’nda biriken nakit parası 1.5 milyon liraya yakındı. Hisse senetleri bu meblağın dışında.
Atatürk’ün hesabından 1927-1937 tarihleri arasında İsmet İnönü’ye her ay 1000-3000 lira arasında para verilmişti. İnönü’ye ayrıca Atatürk’ün diğer hesaplarından da para ödenmişti.
Buna göre 1924′ten 1938′e kadar İnönü’ye 365 bin lira ödenmiş. İş Bankası’ndan CHP’ye, Halk Evleri’ne bağışlar ve krediler de açılmıştı.
İŞ BANKASI-BASIN İLİŞKİSİ
İş Bankası’nın dönemin basın kuruluşlarıyla ilişkisi de tartışıldı. Bankanın idare meclisi reisi Hakimiyeti Milliye gazetesinin sahibi ve Siirt Milletvekili Mahmut Soydan’dı.
CHP’yle bağı olan Burhan Cahit Morkaya’nın sahibi olduğu Karagöz gazetesi de, bankanın iştiraklerindendi.
Banka, CHP’nin şifahi talimatıyla gazetenin yüz hissesinden altmışını parti adına almıştı. Burhan Cahit, 1926′da İstanbul’da Milliyet gazetesini kurdu.
Mahmut Soydan gazetenin başyazarıydı. İş Bankası 1928′de Milliyet’in yüzde 20′sini satın alarak destek verdi. Banka, gazeteye mali yardımların yanı sıra şubelerinde de Milliyet’e abone bulmakla görevli memurlar bulundurdu.
Bu yardımlara ilan ve reklam desteği ile düşük faizli kredileri eklenebilir. Milliyet 1935′de kapandığında bankaya borcu 150 bin lira idi.
Matbaasını Tan gazetesine kiraya veren Mahmut Soydan yeni bir şirket kurdu. İş Bankası İdare Meclisi Reisi olan Soydan’a 350 bin liralık kredi açıldı.
Soydan’ın borcu 500 bin liraya çıktı. Soydan, Milliyet’in matbaasını yeni şirkete 325 bin liraya sattı. Yeni şirketin yarı hisselerini de İş Bankası’nın iştiraklerine sattı.
Buradan elde ettiği para 175 bin liraydı. İş Bankası’na olan borcunu ödemiş oluyordu. Elinde kalan hisselerden ise 35 bin lira kazandı. Kısa bir süre sonra yeni şirketin de zarar ettiği gerekçesiyle tasfiyesi gündeme geldi.
ÇÖLAŞAN’IN DEDESİ CHP’Yİ MEYHANECİLİKLE SUÇLADI
DP İktidara geldikten sonra devlet tarafından CHP’ye geçen malların ve bu arada Halk Evleri’nin devlete geri verilmesini gündeme getirdi. 1951′de hazırlanan bir kanun tasarısı sert polemiklere yol açtı.
1921′de Atatürk’ün Adalet Bakanı, İstiklal Mahkemesi eski Başkanı ve CHP eski milletvekili, DP Milletvekili Refik Şevket İnce, mevzuatın siyasi partilerin ticaret yapmalarını yasaklamasına karşın CHP’nin Halk Evleri de dahil olmak üzere taşınmayan mallarını ticarethane gibi işletip fırıncılık, kahvecilik, fabrikatörlük, hatta meyhanecilik yaptığını ileri sürdü.
Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın TBMM’de yaptığı açıklamaya göre ise 1932′den 1950′ye kadar devlet bütçesinden, Özel İdare’den, belediyelerden, köy bütçelerinden ve İktisadi Devlet Teşekkülleri’nden 48 milyon 679 bin lira ödenmiş.
CHP’ye de örtülü ödenekten 10 milyon, bankalardan 1.5 milyon, çeşitli gelirlerden 5 milyon olmak üzere 18 milyon lira verilmiş. İddialara göre bu paranın 5 milyon 773 bin 229 lirası CHP’nin zimmetindeydi.
Ayrıca CHP’nin elinde 871 bina, 363 parça arsa vardı. Toplam 1234 parça taşınmaz mala sahipti. Bakanın iddialarına göre, taşınmayan mallar, bina ve arazi vergilerinin az ödenmesi için değerleri eksik gösterilmiş, tapuya bu şekilde yazdırılmıştı.
Bunların tapu değerleri ise 3 milyon 672 bin 127 liraydı. Günlerce süren polemiklerin ardından CHP’ye ait malların devlete geri verilmesiyle ilgili tasarı TBMM’de kabul edildi.
CHP’nin sahip olduğu menkul ve gayrı menkul mallar, para ve haklar vesair kıymetler Hazine’ye intikal ettiriliyordu.
CHP, 27 Mayıs 1960′daki darbeden sonra teştkil edilen Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme 1963′te mal varlığını CHP’ye iade etti.
Atatürk’ün tabakası
1951′de CHP’nin mal varlığı Hazine’ye geçince işadamı Habip Edip Törehan, İsmet İnönü’ye mektup yazıp Atatürk’e hediye ettiği altın sigara tabakasının akibetini sordu, kulağına bazı fısıltılar gelmişti.
İnönü, CHP’den bir yetkiliyi çağırdı. Yetkili, tabakanın çekmecesinde olduğunu söyledi. Ancak tabaka kayıptı.Yetkili sıkıştırılınca tabaka bulunup Atatürk’e ait müzeye verildi.
NECİP FAZIL MÜFETTİŞTİ
İŞ Bankası’nda çalışan ünlüler arasında Necip Fazıl, Ahmet Muhip Dranas, Ümit Yaşar Oğuzcan, Munis Faik Ozansoy gibi şairlerin yanısıra Yaşar Doğu, Yaşar Erkan ve Çoban Mehmet gibi güreşçiler de var. Necip Fazıl 1929-1938 arasında muhasebecilik ve müfettişlik yaptı.
DEMİRELCİLERDEN BANKACI CHP’LİLERE SUÇLAMA
İş Bankası- siyaset ilişkileri çok partili dönemde de devam etti. Celal Bayar Cumhurbaşkanı idi.
Bu kez suçlayan taraf, CHP’lilerdi. 1957′de CHP İstanbul İl Başkanı olan Prof. Şemsettin Günaltay iktisadi devlet teşekküllerinin ve bankaların imkanlarını parti menfaatine kullanmanın en büyük cinayet olduğunu ve yapanların şimdiden mesul olduklarını söyleyince iş karıştı.
İş Bankası’nın DP’li Genel Müdürü Üzeyir Avunduk, ‘CHP’nin zaman-ı idaresinde kolaylıkla irtikap edilen bu cinayetin halen devam etmekte olduğu zehabına kapılarak, Günaltay’ın böyle konuştuğunu tahmin ediyorum’ dedi.
CHP İş Bankası Zengini
Benzer hüküm; Siyasi Partiler Yasası’nın 67. Maddesi’nde var. Bankacılık faaliyeti ticari bir faaliyet. CHP, ‘Biz bu gelirine dokunmuyoruz Türk Tarih Kurumu’na, Türk Dil Kurumu’na veriyoruz’ diye işin içinden sıyrılmaya çalışıyor.
O nasıl oluyor. Hibe yoluyla. Siyasi Partiler Yasası’na göre hibe vermek de suç. O da siyasi partileri sorumluluktan kurtarmıyor. İş Bankası’nın üçte birine ortak olmak muazzam bir sermayedir.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle sermaye sahibi bir parti yok. ABD’de dahi banka sahibi başka bir parti yoktur.
CHP dışında başka bir parti bir bankaya ortak olsa ne olur, en azından kıyametin küçüğü kopar. Bu nedenle diyorum ki CHP, Türkiye’de özel olarak korunmaktadır’ dedi.
İşte CHP’nin ortak olduğu şirketler:
FİNANS GRUBU:
* Arap-Türk Bankası A.Ş.
* İşbank GmbH
* Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş.
* Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi
* Anadolu Hayat Emeklilik A.Ş.
* Milli Reasürans T.A.Ş.
* İş Dublin Financial Services Plc.
* İş Finansal Kiralama A.Ş.
* İş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.
* İş Yatırım Menkul Değerler A.Ş.
CAM GRUBU:
* Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş.
* Camiş Madencilik A.Ş.
* Çayırova Cam Sanayii A.Ş.
TELEKOMÜNİKASYON GRUBU:
* Avea İletişim Hizmetleri A.Ş.
* İş Net Elektronik Bilgi Üretim Dağıtım Ticaret ve İletişim Hizmetleri A.Ş.
SANAYİ VE HİZMET GRUBU:
* Antgıda Gıda Tarım Turizm Enerji ve Demir Çelik Sanayi Ticaret A.Ş.
* Bayek Tedavi Sağlık Hizmetleri ve İşletmeciliği Camiş Yatırım Holding A.Ş.
* İş Merkezleri Yönetim ve İşletim A.Ş.
* Kültür Yayınları İş-Türk Ltd.Şti.
* Nemtaş Nemrut Liman İşletmeleri A.Ş.
* Trakya Yatırım Holding A.Ş.
* Türk Pirelli Lastikleri A.Ş.
(Yeni Şafak, Behçet Güngör, 2008)
CHP, gasp ettiği TTK ve TDK gelirlerini ödemelidir…
Başbakan Erdoğan’ın mal beyanında bulunmayışını üzüntüyle karşıladık.
Teşbihte hatâ olmaz; Başbakan’ın bu tavrını, gâvura kızıp orucu bozmak şeklinde yorumluyor ve muhalefetle bu konudaki sürtüşmesi gündemden uzaklaşınca, fazla vakit geçirmeden mal bildirimini açıklaması gerektiğini vurgulamak istiyoruz.
Başbakan’ın, bu polemik sırasında çok önemli bir iddiası oldu. Erdoğan, dünyanın hiçbir ülkesinde banka sahibi partinin bulunmadığını ve CHP’nin Türk Tarih Kurumu (TTK) ile Türk Dil Kurumu’nun, (TDK) Atatürk’ün vasiyeti gereği alması gereken 111 trilyonun üzerine oturduğunu söyledi.
CHP sözcüleri de buna, Türkiye İş Bankası’ndan CHP’ye para aktarılmadığını ve TTK ile TDK’nın Atatürk’ün miras bıraktığı kurumlar olmadığını söyleyerek cevap verdiler.
* * *
Bir milletin tarihi ve dili en kıymetli hazinesidir. Büyük Atatürk bu gerçeği çok iyi kavramış bir liderdi. O’nun emriyle 15 Nisan 1931′de TTK ve 12 Temmuz 1932′de TDK kuruldu.
Atatürk’ün son katıldığı TDK kurultayındaki son tüzükte, TDK Başkanı Millî Eğitim Bakanı idi. Daha sonra TDK’da devamlı tüzük değişikliği yapıldı.
Meselâ, 1951′de Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri, Kurumun bilimsel hüviyetine hürmeten başkanlığı bıraktı.
Zaten Atatürk de 1 Kasım 1936 tarihinde yaptığı TBMM açış konuşmasında, kurumların birer ‘ulusal akademi’ hâline gelmesini istediğini söylemişti.
Ancak 1960′lı yıllarda bu kurumlar tamamen değiştirilerek Atatürk’ün işaret ettiği konumdan uzaklaştılar.
Lâkin mirasından pay almaya devam ettiler.
1983 yılında çıkarılan 2876 sayılı kanunla ‘Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’ kuruldu. Bu kurum Anayasa’nın 134. maddesine göre bir anayasal kurum hüviyetine sahip oldu.
Bu kanunla TTK ve TDK, nihayet Atatürk’ün istediği duruma getirilmişlerdi. Yüksek Kurum içerisinde TTK ve TDK’nın tüzel kişilikleri devam ediyordu.
* * *
Esasen Anayasa’nın 134. maddesinin ikinci fıkrasında, ‘Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen malî menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir’ şeklinde açık ve âmir hükmü bulunmaktadır.
Bu hükme rağmen CHP, kurumların gelirlerini vermeyince mahkemeye gidildi. Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 3.11.1993 tarih ve 993/444 E, 993/724 K sayılı kararına göre TDK ile TTK’nın Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirttiği kurumlar olduğu tesbit edildi.
Karar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 20.9.1994 tarih ve 994/1745-7339 sayılı ilâmı ile onanarak kesinleşti.
Şimdi sıkı durunuz. Bundan sonra 1 Ocak 1997 tarihinde TTK ve TDK ile CHP arasında bir ‘Antlaşma’ imzalanıyor.
Bu sözleşmeyi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve o zamanki TDK Başkanı Prof. Dr. Ahmet B. Ercilâsun imzalıyorlar.
Sözleşme uyarınca arada çamura da yatsa CHP 2000 yılına kadar kurumlara gelirlerini ödüyor.
Ancak en son 1999′da ödeme yaptıktan sonra son 6 yıldır tek kuruş ödemiyor ve TTK ile TDK’nın CHP’den (İş Bankası’ndan) 111 trilyon alacağı birikiyor.
Bu arada kurumlara devlet bütçesinden de ödeme yapılmadığı için kurumlar görevlerini yapmakta güçlük çekiyorlar. Hattâ TDK, 2004 yılında personeline maaş ödeyemez duruma düşüyor.
Şimdi düşünebiliyor musunuz, bir tarafta her gün tecavüze uğrayan tarihimiz ve dilimiz, diğer tarafta gasbettiği paralarla bu hayatî konularda araştırma yapılmasını engelleyen CHP…
* * *
Bir de kalkıp mirasın tek kuruşunu partiye harcamadık demezler mi… Peki, yıllardır Banka yönetim kurulundaki 3 CHP temsilcisine ne demeli? Dünyanın neresinde siyasî partilerin banka yönettiği görülmüştür?..
Bu durum Anayasa’nın 68. maddesinin son fıkrasına ve Siyasî Partiler Kanunu’nun 61. ve 68. maddelerine de açıkça aykırıdır.
Bu itibarla:
1. TTK ve TDK’nın alacakları devlet eliyle tahsil edilmelidir.
2. CHP-İş Bankası ilişkisi TBMM’de kurulacak bir Araştırma Komisyonu tarafından incelenmelidir.
CHP ve İş Bankası tarihçesi…
55 yıl önce CHP’nin mal varlığına el kondu
Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleriyle ilgili tartışmanın yanısıra CHP’nin mal varlığı da polemik konusu oldu. 1951′de CHP’nin mal varlığı Hazine’ye devredildi.
Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nu CHP ile karşı karşıya getiren Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisseleriydi.
Atatürk’ün vasiyeti gereği CHP, her yıl Atatürk’ün nakit ve hisselerinden elde edilen nemayı yarı yarıya bu iki kuruma paylaştıracaktı.
İş Bankası, Atatürk’ün talimatıyla Celal Bayar tarafından kuruldu. Bayar, ilk genel müdürdü. Banka, devlet desteğiyle büyüdü. 1 milyon lira sermaye ile kurulan bankanın ilk 250 bin lirasını Atatürk verdi.
Bu 250 bin lira, Hintli Müslümanların Milli Mücadele sırasında gönderdikleri 500 bin liradan arta kalandı. Paranın diğer kısmı Milli Mücadelede harcandı.
Atatürk’ün hisseleri, uluslararası İslami dayanışmanın gereği olarak Hintli Müslümanların gönderdiği parayla alındı.
İş Bankası eski Yönetim Kurulu üyesi CHP’li Cezmi Kartay anılarında, Hindistan’dan gelen paranın yanı sıra Mısır Hidivi Abbas Hilmi’nin Türk uyrukluğuna geçmesi nedeniyle CHP’ye bağışladığı 900 bin lira ile, Atatürk’e özel idareler, belediyeler ve şahıslar tarafından armağan edilen taşınmazların da CHP’ye geçtiğini aktarır.
ÖZEL KANUN ÇIKARILDI
1927′de yaptığı açıklamada Atatürk kendisine yapılan bütün bağışları CHP’ye devredeceğini söyler. Atatürk, ‘Ben Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Genel Başkanıyım, CHF Anadolu’ya ayak bastığım andan itibaren benimle çalışan Anadolu Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’nden doğmuştur.
Bu teşekküle tarihen bağlıyım’ diyordu. Anadolu Ajansı açıklamayı ‘Ulvi bir feragat: Gazi, bütün emlakini Fırkaya veriyor’ başlığıyla duyurdu.
Atatürk 1933′te mal varlığını özel bir kanunla CHP’ye bağışladı.
Atatürk mal varlığını inkılabın derinleşip kökleşmesinde ve milli gidişin ileri hamlelerle kuvvetlendirilmesinde tayin buyuracakları kayıtlar altında tasarruf edilmek üzere CHP’ye vasiyet yoluyla bırakıyordu.
Atatürk, ölümünden önce de İş Bankası’ndaki nakit ve hisse senetlerinin yönetimini de CHP’ye bıraktı.
İSMET PAŞA’YA MAAŞ BAĞLAMIŞ
Atatürk’ün vefatıyla İş Bankası’ndaki nakit parası ve hisselerin yönetimi CHP’ye geçti. CHP, bu hisselerin çıplak mülkiyetine sahip olurken, nakit ve hisselerin nemalandırılması görevi İş Bankası’na aitti.
Vasiyette TDK ve TTK’ın dışında, yaşadıkları sürece manevi çocuklarına her ay para verilecekti. İsmet İnönü’nün çocuklarına da yüksek tahsilleri sağlanacaktı.
Atatürk vefat ettiğinde İş Bankası’nda biriken nakit parası 1.5 milyon liraya yakındı. Hisse senetleri bu meblağın dışında.
Atatürk’ün hesabından 1927-1937 tarihleri arasında İsmet İnönü’ye her ay 1000-3000 lira arasında para verilmişti. İnönü’ye ayrıca Atatürk’ün diğer hesaplarından da para ödenmişti.
Buna göre 1924′ten 1938′e kadar İnönü’ye 365 bin lira ödenmiş. İş Bankası’ndan CHP’ye, Halk Evleri’ne bağışlar ve krediler de açılmıştı.
İŞ BANKASI-BASIN İLİŞKİSİ
İş Bankası’nın dönemin basın kuruluşlarıyla ilişkisi de tartışıldı. Bankanın idare meclisi reisi Hakimiyeti Milliye gazetesinin sahibi ve Siirt Milletvekili Mahmut Soydan’dı.
CHP’yle bağı olan Burhan Cahit Morkaya’nın sahibi olduğu Karagöz gazetesi de, bankanın iştiraklerindendi.
Banka, CHP’nin şifahi talimatıyla gazetenin yüz hissesinden altmışını parti adına almıştı. Burhan Cahit, 1926′da İstanbul’da Milliyet gazetesini kurdu.
Mahmut Soydan gazetenin başyazarıydı. İş Bankası 1928′de Milliyet’in yüzde 20′sini satın alarak destek verdi. Banka, gazeteye mali yardımların yanı sıra şubelerinde de Milliyet’e abone bulmakla görevli memurlar bulundurdu.
Bu yardımlara ilan ve reklam desteği ile düşük faizli kredileri eklenebilir. Milliyet 1935′de kapandığında bankaya borcu 150 bin lira idi.
Matbaasını Tan gazetesine kiraya veren Mahmut Soydan yeni bir şirket kurdu. İş Bankası İdare Meclisi Reisi olan Soydan’a 350 bin liralık kredi açıldı.
Soydan’ın borcu 500 bin liraya çıktı. Soydan, Milliyet’in matbaasını yeni şirkete 325 bin liraya sattı. Yeni şirketin yarı hisselerini de İş Bankası’nın iştiraklerine sattı.
Buradan elde ettiği para 175 bin liraydı. İş Bankası’na olan borcunu ödemiş oluyordu. Elinde kalan hisselerden ise 35 bin lira kazandı. Kısa bir süre sonra yeni şirketin de zarar ettiği gerekçesiyle tasfiyesi gündeme geldi.
ÇÖLAŞAN’IN DEDESİ CHP’Yİ MEYHANECİLİKLE SUÇLADI
DP İktidara geldikten sonra devlet tarafından CHP’ye geçen malların ve bu arada Halk Evleri’nin devlete geri verilmesini gündeme getirdi. 1951′de hazırlanan bir kanun tasarısı sert polemiklere yol açtı.
1921′de Atatürk’ün Adalet Bakanı, İstiklal Mahkemesi eski Başkanı ve CHP eski milletvekili, DP Milletvekili Refik Şevket İnce, mevzuatın siyasi partilerin ticaret yapmalarını yasaklamasına karşın CHP’nin Halk Evleri de dahil olmak üzere taşınmayan mallarını ticarethane gibi işletip fırıncılık, kahvecilik, fabrikatörlük, hatta meyhanecilik yaptığını ileri sürdü.
Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın TBMM’de yaptığı açıklamaya göre ise 1932′den 1950′ye kadar devlet bütçesinden, Özel İdare’den, belediyelerden, köy bütçelerinden ve İktisadi Devlet Teşekkülleri’nden 48 milyon 679 bin lira ödenmiş.
CHP’ye de örtülü ödenekten 10 milyon, bankalardan 1.5 milyon, çeşitli gelirlerden 5 milyon olmak üzere 18 milyon lira verilmiş. İddialara göre bu paranın 5 milyon 773 bin 229 lirası CHP’nin zimmetindeydi.
Ayrıca CHP’nin elinde 871 bina, 363 parça arsa vardı. Toplam 1234 parça taşınmaz mala sahipti. Bakanın iddialarına göre, taşınmayan mallar, bina ve arazi vergilerinin az ödenmesi için değerleri eksik gösterilmiş, tapuya bu şekilde yazdırılmıştı.
Bunların tapu değerleri ise 3 milyon 672 bin 127 liraydı. Günlerce süren polemiklerin ardından CHP’ye ait malların devlete geri verilmesiyle ilgili tasarı TBMM’de kabul edildi.
CHP’nin sahip olduğu menkul ve gayrı menkul mallar, para ve haklar vesair kıymetler Hazine’ye intikal ettiriliyordu.
CHP, 27 Mayıs 1960′daki darbeden sonra teştkil edilen Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme 1963′te mal varlığını CHP’ye iade etti.
Atatürk’ün tabakası
1951′de CHP’nin mal varlığı Hazine’ye geçince işadamı Habip Edip Törehan, İsmet İnönü’ye mektup yazıp Atatürk’e hediye ettiği altın sigara tabakasının akibetini sordu, kulağına bazı fısıltılar gelmişti.
İnönü, CHP’den bir yetkiliyi çağırdı. Yetkili, tabakanın çekmecesinde olduğunu söyledi. Ancak tabaka kayıptı.Yetkili sıkıştırılınca tabaka bulunup Atatürk’e ait müzeye verildi.
NECİP FAZIL MÜFETTİŞTİ
İŞ Bankası’nda çalışan ünlüler arasında Necip Fazıl, Ahmet Muhip Dranas, Ümit Yaşar Oğuzcan, Munis Faik Ozansoy gibi şairlerin yanısıra Yaşar Doğu, Yaşar Erkan ve Çoban Mehmet gibi güreşçiler de var. Necip Fazıl 1929-1938 arasında muhasebecilik ve müfettişlik yaptı
DEMİRELCİLERDEN BANKACI CHP’LİLERE SUÇLAMA
İş Bankası- siyaset ilişkileri çok partili dönemde de devam etti. Celal Bayar Cumhurbaşkanı idi.
Bu kez suçlayan taraf, CHP’lilerdi. 1957′de CHP İstanbul İl Başkanı olan Prof. Şemsettin Günaltay iktisadi devlet teşekküllerinin ve bankaların imkanlarını parti menfaatine kullanmanın en büyük cinayet olduğunu ve yapanların şimdiden mesul olduklarını söyleyince iş karıştı.
İş Bankası’nın DP’li Genel Müdürü Üzeyir Avunduk, ‘CHP’nin zaman-ı idaresinde kolaylıkla irtikap edilen bu cinayetin halen devam etmekte olduğu zehabına kapılarak, Günaltay’ın böyle konuştuğunu tahmin ediyorum’ dedi.
Dikkat HARUN YAHYA tehlikeli uzak durun !!!!! Alparslan Kuytul Cevapliyor
Adnan Oktar,namı diyar,Harun Yahya veya Ahmet
Hz. Adem 17 metre boyundaydı

İran’ın üst düzey din adamlarından Hüccetülislam Hasan Ahmedi, Hz. Adem’in boyunun 17 metre eninin ise 10 metre olduğunu ileri sürdü.
İsfahan kentindeki bir camide konuşan Hüccetülislam Ahmedi, Hz. Adem’in yaradılışı konusunu anlattı.
Uydudan İranlılara yönelik dini programlar yayınlayan ‘İmam Hüseyin’ adlı televizyonkanalından da yayımlanan konuşmasında, İranlı din adamı Hz. Adem’in “kocaman biri” olduğunu ifade etti.
HÜCCETÜLİSLAM’IN PROGRAMINDAN KARELER
Ahmedi, camideki cemaatte hitaben, “Hz. Adem’in kaç metre uzunluğunda olduğunu bileniniz var mı?” diye sordu ve sorusunu, “Hz. Adem’in boy uzunluğu 17 metreydi eni ise 10 metre. Kocaman biriydi. Hiç Suriye’deki Habil’in mezarını gördünüz mü? O mezar bile Habil’in göğsüne kadar olan kısmıdır” şeklinde yanıtladı.
